Mahalle Mikrofonu

Abone Ol

TU Tİ ANLATIYOR:

“Hatırı sayılır bir fakülteden mezunum. İki dil biliyorum. Üç yıldır iş arıyorum. Herkes referans istiyor, ben iş istiyorum. Hatta referans için bile referans gerekiyor. Böyle şeylere çok alışkın değilim. Kimseden bir şey isteme yeteneğim yok. Benden bir şey istenirse varımı yoğumu veririm. Ama isteme işi bana geldiğinde dilim tutulur. Benim yerime yakın birileri istemiş, şu çocuğa bir iş diye. İçimden gelmeyerek de olsa gittim. Dört ayrı kapıdan geçerek görüşme yapacak insan kaynakları bölümüne gittim. Karşımda bıyıkları cami cemaatinden olduğu anlaşılan bir zat sürekli telefonla konuşuyor. Tam telefon bitiyor, yuvarlak bir soru yöneltiyor bana. “Daha önce hangi işlerde çalıştın?” gibi. “Yahu” diyorum içimden “ben daha önce çalışmış olsam ne diye sana geleyim?” Hâlbuki CV’de bunların hepsini belirtmiştim. İnsan kaynakları müdürü olacak şahıs benden en fazla üç yaş büyük. Metafizik bir kibre sahip. Metafizik kibir işte canım. Yakasız gömlek, göz kontaksız iletişim, anlık içeriksiz susmalar. Hafi şükür sadedinden iki elini yüzüne götürmeler. Önünde çayı soğumuş bardak. Koltuk fiyakalı ve de şükrü ödenmiş dünya nimeti duruyor. Koltuğun üstü popoya uyarlanmış bir minderle destekli. Rükudan doğrulur gibi zahidane ayağa kalkışlar. Bütün lüzumsuz sorular bitti, sıra asıl sorulara gelmiş olmalı ki, içeriye bir kişi daha girdi. Belli ki çapraz sorguya çekecekler. Bu işsizlik ne ağır bir suçmuş da haberimiz yokmuş meğer. İki cepheden sorgulamaya başladılar. İkindi namazını yeni kılıp da gelmiş gibi duran bilge duruşlu adam (Meğer patron o imiş) sordu: “Namaz kılar mısın?” Böyle bir soruya nasıl cevap verilirdi ki? “Evet, çok severim, her fırsatta kılarım” diye cevap verdim. Mülakat yoluyla benimle mülaki olan iki adam, birbirlerine anlamlı anlamlı baktılar. Anlaşılan, istedikleri yeterli cevabı verememiştim. Bir kez daha cevap hakkımı kullanmak istedim: “Çok iyi namaz kılarım, isterseniz burada huzurunuzda kılayım da görün!” Bu cevabım da iki adamı tatmin etmemişti. Ya bir de zekâttan soru çıkarsa diye korkuyordum. Çünkü ilk soru çalışmadığım yerden çıkmıştı. Zekât verecek yeterliliğe sahip olmadığım için kınanır mıydım? Korktuğum gibi çıkmadı patron olacak adam, şefkatle sordu: “Siyasi görüşün nedir?” Tıkanıp kaldım, hiçbir şey söyleyemediğimi görünce insan kaynakları müdürü devreye girdi: “Hangi partiyi tutuyorsun?” Gözümün önünden kırlangıçlar havalandı. “Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmek bu sorunun cevabı sayılabilir mi?” diye sordum. “Geç onu!” dedi insan kaynakları müdürü. Bu zor soruyu da istenilen şekilde cevaplayamamıştım. Patron gözümün içine gözünü dikerek son sözü söyledi: “Ben işyerimde namaz kılmayan birini çalıştırmam!” Ben tartışmaya değil, iş bulmaya gelmiştim. Kimse işe yarar olup olmadığımla ilgili tek bir şey sormamıştı. Şifreyi çözmüştüm. Onlar sormadan yetenek ve meziyetlerimi saymaya başladım: “İstibrasız bir abdestim yoktur. Ayakta bevletmem, hapşırana “yerhamukallah” demekte üstüme yoktur. Çok iyi kamet getiririm. Kadınlar kolu başkanı benim teyzemdir. Bankadan faizli paraya zinhar sağ elle uzanmam. Sizin gibi düşünürüm, sizin gibi düşünmeyenle işim olmaz! Bu yüzden şu zamana kadar işim olmadı.” Söylediklerim onlara inandırıcı gelmediği için olmalı, bana nazikçe kapıyı gösterdiler. “Sen şimdi git, biz seni ararız” dediler. Bu da bahsettiğim metafizik yalanın bir başka çeşidi idi. Bitirdiğim fakülteyi, iyi seviyede bildiğim iki dili, yaptığım mastırı ve iyi niyetimi oraya masanın üzerine bırakıp çıktım. Bir daha o insanlarla hiç işim olmadı!”

DO DO ANLATIYOR:

“Sürekli neden, neden, neden? diye sorup sebebi dışarıda arayan bir ahbabım vardı. Ona incinmesin diye Necip Fazıl gibi sordum: “Nedenin nedeninde nedenlik neden nedir?” Şikâyetler art arda sıralanıyordu. Dolular niçin boş, boş olması gerekenler neden dolu? Yerler neden kirli, gökler neden dumanlı, öteler neden uzak? İnsan kendi sorumluluğundan kaçmak için sebepleri hep kaf dağının ardında ararmış. Ahbabım da böyleydi. Hâlbuki neden gıybet, ihanet ve zorbalık ayyuka çıkmış diye sorarken sağına soluna bakmış olsa nedenini bulmakta zorlanmayacak. Çalıştığı ofis adeta “Gıybet Kafe” halini almış, her üç cümleden biri başkasının yapıp ettikleriyle ilgili, ihanet dersen başkasına yapılan hainlik değil de sanki başkasından gelen ihanetmiş gibi bir hava esiyor arkadaşın yaşadığı ortamlarda. Nedenin nedeni yanı başında, ama bunu görecek gözlerini çoktan yitirmiş. Zorbalık, dayatmanın güç kazanmış, etlenip butlanmış halidir. Neden zorbalık? Sorusunun cevabını bulabilmek için güç kazanan insanların bazı şeyleri yapmayı kendilerine mubah addetmeleri üzerinde durmak lazımdır. Dayatma, zorbalığın çocukluk çağıdır. Cevaplar yanı başımızda olduğu halde onları şayet uzakta arıyorsak niyetimiz bir kaçış istikametine ayarlı demektir. Müslümanlar neden böyle? Diye soran kişi kendinin de Müslüman olduğunu nasıl da unutuveriyor? Çağ zulüm çağı, zaman ahir zaman, durumlar kötüye gidiyor… gibi yargıların arkasına sığınanlar bir şeyleri birilerinden saklıyorlardır. Bu ahbabım bütün nedenlerin nedeni olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecek biliyorum. Çünkü haklı ve günahsız görünmek için durmadan elindeki taşı ilk taş niyetine boşluğa fırlatıp duruyor. Kişiyi masum yapan, boşluğa fırlattığı taş değil, attığı taşın ağırlığını fark edip sorumluluğunu idrak edebilmesidir. Ahbabım olsaydı bu cümleyi dinler dinlemez aynısını söyleyecektir: “Ama neden???”