1986 yılının Nisan ayı.
Başbakan Özal, 1’inci Özal Hükümeti diye bilinen 45’inci Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile yönetmektedir ülkemizi.
“Özal ekonomisinin memleketi getirdiği nokta/İflas-Konkordato-Terk” ve “Kaynaklar heba oldu” haber başlıkları Millî Gazete’nin 2 Nisan tarihli ilk sayfasındadır.
12 Nisan Millî Gazete’sinde ise, RP İstanbul il yöneticilerinin, SHP İstanbul il merkezini ziyaretlerinin haberi var.
“Ziyaret sırasında her iki partili başkanlar, partiler arası diyaloğun gerekliliğini vurguladı.
RP İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘Demokrasinin üzerindeki fanus kırıldığında, düşüncelerinden dolayı yargılanan olmadığı bir Türkiye olacaktır’ derken…”
15 Nisan’da ABD, Libya’ya saldırmış.
16 Nisan “Tüm ABD hedeflerine saldırın.”
17 Nisan “Amerika alçaklığını pahalı ödeyecek.”
18 Nisan “Saldırı cevapsız kalmayacak!” manşetleri Millî Gazete’nin, Kaddafi’nin haykırışlarıdır.
20 Nisan’da Millî Gazete’mizin birinci sayfasından, “Biz ve Politika” başlığı altında, ABD’nin Libya saldırısını yorumladık.
BİZ VE POLİTİKA
Kendimizi reddetmekte karar kıldık. Hep muhalif olduk kendimize. Kültürümüze, özümüze, siyasetimize. Gerçekleşmesi mümkün olmayan olumsuzlukları dahi, kendimiz için gerçek kıldık. Üstümüze kıldık, başımıza kıldık. Sanki mümkünmüş gibi; olumsuzluklar karanlığında bulmaya çalıştık. Dünümüzde böyleydik, bugünümüzde değişen bir şey yok.
Bir dış politika vardır. Çizilişi; kuruluşu kadar eski olan, her gelen iktidara göre değiştiği sanılan fakat aslından hiç değişmeyen bir politikadır bu. Üzüntü ve utancı birlikte yaşatan, kendimizi reddin doğal sonucu olan bir politika. Uzağa gitmeden, bizim olan topraklarla ilgili kararlara bakarsak anlarız bunu. Sadece iki misal: Koşar adım İsrail’i tanıdılar ve Fransız katliamını onayladılar Cezayir’de. Ayrıntıları dış politika yazarlarına bırakırsak, neticenin utancımız olduğunu görürüz. Ve o utançları yaşarız hala, göğsümüzde bir yumruk gibi.
Koşar adım tanıdık, şimdi utanıyoruz. İsrail’e de devlet dersek ilişkilerimizi kıyaslayın şimdi. Gerçi onlar için bir şereftir bu. Ki bir zamanlar Avrupa’nın kralları için şerefti, Osmanlının veziri seviyesinde sayılmak.
Özür ziyareti yaptık Cezayir’e. Bir hatadır dedik, utancımızı yıllarca sakladıktan sonra. Kimilerimiz sevindi. Kendimizi ret etmekten vazgeçiyoruz sandık. Ama olumsuzluklar içinde olumluluk olmaz ki. Ve olmadığını da gördük. Libya’ya yapılan alçakça saldırıdan sonra. Hükümet bildirisinde gördük. TRT’nin anlatışında gördük ve yine utancımıza dönüyoruz.
Her şey bir kenara; Kıbrıs günlerinden kalan bir şükran borcumuz da fazladan. “Müttefikimiz Amerika” boynumuzdaki yafta.
Muhammed İkbal anlatır, Efendimizi rüyasında gördüğünü. O’na sunabildiği hediye; Trablus’ta şehit olan Türklerin kanıdır, bir şişe içinde.
Biz şimdi unuttuk bütün bunları. Üzüntümüz utanca dönüşür, utancımız unutkanlığa. Rahatlığımız unutkanlığımızla doğru orantılıdır zira. Dış politikamız bu bizim. Çabuk geçsin günler daha çabuk unutalım. Tabii yeni alçaklıklara, alçakça saldırılara kadar.
“Kaddafi, bir deli adam’’ saplantılı T. Özal’ın ülkemize yaşattıkları bir sükutu hayaldi.
“ABD yeni saldırı için fırsat kolluyor” manşetinin atıldığı 21 Nisan Millî Gazete’sinin yine birinci sayfasında, “Hava Akımına Bir Yorum” yazımız, ABD’nin, bugünlere gelmek hedefine malzeme toplamak amacıyla test yaptığının kayıtlara geçirilmesidir.
HAVA AKIMINA BİR YORUM
Deneme raundu bitti. Tepkiler ve tavırlar kontrol ediliyor. Şimdi olayın (yahut alçakça saldırının) (yahut hava akımının) boyutları büyüdüğünde, tepkilerin boyutları ne olacak sorusunun karşısına doğru cevabı yazmaya çalışan ABD’nin (yahut müttefikimiz Amerika’nın) asıl hedefi; terör odağı saydığı Libya’ya ders vermek (kendine göre) değil, kimin nerede, nasıl durduğunu tespit etmektir. Nazari olarak bildikleri kimin tepkileri hangi boyutta’sını tatbiki olarak sağlama’dır.
Libya terörizme destek veriyormuş. İsrail gibi bir terör devleti varken yeryüzünde, ancak terörizme tepkisinden söz edilebilir Libya’nın. Aklıselim sahibi hiç kimseye inandırıcı gelmeyen ABD’nin gizli delillerini terör değil, teröre tepki diye yorumlayabilirsin en fazla.
ABD’ye karşı olmak SSCB yanında olmaktır mantığı (veya tersi bir tutum) liseli kültürüyle bile bağdaşmazken, SSCB ile ilişkileri soğuk olan Libya’yı, Bulgar’ların yanında düşünmek Dışişleri mantığı olsa gerek. Bulgaristan’daki Türkler konusunda Sofya’nın görüşüne eğilim göstermiş Libya iddia bu. Gerçekse, bu durumu dahi düzeltmek bir görev değil midir? Dost kazanmak zor fakat mazeret üretmek kolaydır. Dost kelimesinin ötesindedir konumlarımız.
Bölgemizdeki ayrılıkçı güçlere destek veriyormuş. Vermemesini sağlamanın yollarından biri de suya sabuna dokunmayan bildiri yayınlamak olmasa gerek. Anlattın da anlamadılar mı? Ama bölgemizden maksat Ortadoğu ise ve İsrail zulmüne karşı koyan Filistin mazlumları kastediliyorsa o başka.
Hoş görünmekten söz ediliyor. Olduğumuz gibi görünmeyi beceremiyorsak, hoş görünmeye çalışacağız tabi. Yahudi lobisine hoş görünmek ve Yunan lobisinin tavrını kullanmak, işimiz o kadar zor ki, uzağa gitmeden söyleyelim. Hitler zulmünden kaçan Yahudilere, olabildiğince kucak açtığımız Yahudilere, devletlerini önce biz tanıdığımız Yahudilere, hala hoş görünme gayreti neden? Hep biz mi borçluyuz onlara? Yüzyıllarca korumamız altında tutarak yok olmalarını önlediğimiz Yunanlı’ları dahi kendimizle kıyaslamak kimseye acı gelmiyor mu?
Deneme raundunda hedefine ulaştı ABD. Tepki boyutlarını kaydetti bilgisayarlarına. Veriler tamam, program çalışıyor. Dünyanın şu bölgesini, bu bölgesini yahut Ortadoğu’yu mesela, işgal ettiğimizde (yahut hava ve kara akımı düzenlediğimizde) durum ne olur sorusuna bilgisayarları cevap vermeye hazır hale geldi.
Fırsat ülkesi Amerika’da, artist (!)likten başkanlığa fırsatını iyi kullanan Reagan’ın doğal hayatının sonlarında, yeni hava akımı (!) fırsatları çıkarmayacağına kim inanıyor ki?
Kaddafi’ye gelince: Alçakça saldırıdan (yahut hava akımından) korunmakta değil de, teşekkür etmek için dost bulmakta zorluk çekti.
Millî Gazete’nin Nisan 1986’da yazdıkları bunlar.
2024 Aralık’ına gelene kadar Kuzey Afrika’nın ve Orta Doğu’nun yaşadıkları ise hafızalarda ve tazeliğini korumakta.
Son cümlemizdeki Kaddafi anlatımındaki acı, bir daha yaktı içimi.
‘’ALKIŞ’’
Bir genç kız kalkıp sormuştu Erzurum’daki programda Sayın Erdoğan’a; iki şairimizin adı üstüne oluşturulmuş en genel soruyu:
“Sezai Karakoç’un mu, Necip Fazıl Kısakürek’in mi kalemini daha çok seviyorsunuz?”
AKP Genel Başkanı olarak çıktığı propaganda meydanlarında, rahmetli Sezai Karakoç’un “Ey Sevgili” şiirinden,
“Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır.” Mısrasını ve sonraki mısraları okuyan, “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” mısrasında da bir özdeşleşme vurgusu yapan Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a, Sayın Bilal Erdoğan’ın üniversitelilere duyurduğu tespitiyle söylersek, “Hiç olmadığı kadar özgür bir Türkiye”de, rahmetli Hasan Bitmez’in, Meclis kürsüsünde son nefesini vermeden önce, ‘’Katil İsrail/İşbirlikçi AKP’’ pankartını göstererek okuduğu, yine Sezai Karakoç’un, “Onlar sanıyor ki” şiirinden söz edip, “Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar, vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar, tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar” mısralarını hatırlatarak meraka değer bir soru yöneltilse idi, hem üniversitelilerimizden daha çok ümitli olur, hem cevabı da hazırlanmış soru şüphesini akıllara düşürmemiş olurdu iletişim görevlileri.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ı alkışlayan gençleri görünce, “Üstadın yanında, onun spikerliğini yapmak ayrı bir zevkti” diyerek, farklı bir insan ve başka bir hayat konumunda Necip Fazıl’ı anlatan Sayın Erdoğan, çok tanık olmuştur salonlardan taşan alkış seslerine, gibi bir cümle geldi oturdu kalemin ucuna.
MTTB’de ilk duyduğum efsane, hınca hınç dolu konferans salonundaki kürsüden, alkışların kesilmesini beklemeden inen Üstad, salonun karşısındaki sekreterlik odasından evini arar ve haykırır: Duyuyor musun Neslihan, alkışlar hep benim için!
Türkiye ve dünyaya, şiirini ve fikriyatını ispat etmiş Necip Fazıl, ailesinden bir kabul ve tasdik duymak hakkının peşinde, gibi bir kanaatti ilk ve hep hissettiğim.
Toptaşı cezaevinden tahliye olduğu gün, ıslanmama telaşındaki birkaç dostunu göstererek, “Neslihan! Eğer yağmur yağmasaydı, bugün burası insan selinden geçilmezdi!” demesi de rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın, bir başka “Alkış” efsanesidir.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ı alkışlayan gençleri görünce ekranlarda, aklıma bunlar geldi işte.