İmam
es-Sübkî’nin konu hakkında söylediklerini bugün tamamlamış olacağız:
“…
Bu sebeple Hz. Peygamber (S.A.V.)’in nübüvvet ve risaleti (diğer peygamberlere
göre) daha umumî, daha şumullü ve daha büyüktür. O’nun şeriatı, diğer
peygamberlerin şeriatlarıyla temel noktalarda ittifak halindedir. Çünkü temel
hususlar (peygamberden peygambere ve şeriattan şeriata) değişmez. İhtilafın söz
konusu olabileceği fer’î konularda Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şeriatının
diğerlerine tekaddümü ise ya tahsis veya nesh kabilindendir. Yahut tahsis de
nesh de söz konusu değildir; Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şeriatı, geçmiş
zamanlarda o ümmetlere nispetle peygamberlerinin kendilerine getirdiği
şeriattır. Bu (bizim içinde bulunduğumuz) zaman diliminde ve bize nispetle de
bu şeriattır. Muhatapların ve zamanların değişmesiyle hükümlerde de değişiklik
olur.
Bu
açıklama, manası bize gizli kalan iki hadisin beyanını da oluşturur. Bunlardan
ilki, ‘Ben bütün insanlara gönderildim’ hadisidir. Bizler bu hadisin, Hz. Peygamber (S.A.V.)’in
zamanından kıyamete kadar gelecek olan insanları anlattığını zannederdik. Bu
açıklamayla ortaya çıkmış oldu ki, hadisteki ‘bütün insanlar’dan maksat,
başından sonuna bütün bir insanlıktır.
Diğeri
ise, ‘Âdem (yaratılış sürecinde) ruh ile beden arasındayken ben peygamberdim’
hadisidir. Bizler zannederdik ki,
buradaki ‘ben peygamberdim’ ifadesi, Hz. Peygamber (S.A.V.)’in, ‘Allah
Teala’nın ilminde’ peygamber olduğunu anlatıyor. Oysa Hz. Peygamber (S.A.V.)’in
bu ifadesi, yukarıdan beri açıkladığımız veçhile, bundan daha fazlasını
anlatmaktadır.
O’nun
bedeninin var edildiği ve kırk yaşına vardığı durum ile bundan önceki
zamanlardaki durum arasındaki fark, tebliğe muhatap olanlar ve O’nun sözlerini
duymaya/dinlemeye ehliyetleri bakımındandır; yoksa bizzat Hz. Peygamber
(S.A.V.)’in kendisi bakımından değildir. O’nun sözlerini duymaya/dinlemeye ehil
olsalardı, onlar bakımından da bir fark olmayacaktı.
Hükümler,
kimi durumlarda hükme elverişli mahal (hükmün muhatabı, E.S) bakımından, kimi durumlarda
da fiil işlemek suretiyle tasarrufta bulunan fail bakımından birtakım şartlara
bağlanır. Sadedinde bulunduğumuz meselede hüküm, ona elverişli mahal bakımından
şarta bağlanmıştır. O mahal, peygamber tebliğine muhatap olan insanlar,
onların, ilahî teklifi/hitabı dinlemeye/duymaya elverişli/hazır olmaları ve Hz.
Peygamber (S.A.V.)’in, onlara kendi lisanlarıyla hitap eden mübarek bedenidir.
Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bir kimse, evlilik çağındaki kızı
kendisine denk birini bulduğunda onu evlendirmesi için birini vekil tayin eder.
Böyle bir tevkil (vekil tayini) sahihtir. Söz konusu kişi, vekil tayin edilmeye
ehildir ve vekâleti sabittir. Vekilin tasarrufu, kıza denk birisinin
bulunmasıyla hâsıl olacaktır. Böyle bir kişi ise ancak aradan bir müddet
geçtikten sonra bulunabilecektir. Bunun böyle olması, ne vekâletin sıhhatine,
ne de vekil tayinindeki ehliyete menfi anlamda tesir eder. Vallâhu a’lem.”
“Hakikat-ı
Muhammediyye” meselesinin izahında son derece önemli olduğu için İmam
es-Sübkî’nin ifadelerini baştan sona aktarmayı uygun buldum. Önümüzdeki yazıdan
itibaren Ali el-Karî’nin tespitleriyle konuya devam edeceğiz inşaallah.
Devam
edecek.