LEVLÂKE RİVAYETİ VE NUR-U MUHAMMEDÎ MESELESİ4

Abone Ol

İmam es-Sübkî’nin konu hakkındaki ifadelerine alıntılamaya

devam ediyoruz:

“Bunlar iki mertebedir ki, ilki bürhanla bilinir; ikincisi

ise gören gözlere ayandır. Bu iki mertebe arasında yüce Allah’ın fiillerinden

oluşan ve O’nun ihtiyarıyla meydana gelen vasıtalar vardır. Bunlardan bir kısmı

meydana geldiğinde, bir kısmı ise daha sonra mahlûkatın bir kısmına zahir olur.

Yine bunlardan bir kısmı da vardır ki, mahlûkattan herhangi birisine zahir

olmasa da, onunla söz konusu mahal için bir kemal hâsıl olur.

Bu da ikiye ayrılır: Yaratıldığında bu mahalle mukarin olan

kemal ve daha sonra hâsıl olan kemal. Bunun bilgisi bize ancak haber-i sadık

ile gelmiştir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) mahlûkatın en hayırlısıdır; herhangi

bir yaratılmış için O’nun kemalinden daha büyük bir kemal ve O’nun mevkiinden

daha şerefli bir mevki söz konusu değildir. Bu kemalin, daha Hz. Âdem (A.S.)

yaratılmadan önce yüce Allah’ın dilemesiyle Hz. Peygamber (S.A.V.) için hâsıl

olduğunu sahih haber vasıtasıyla öğreniyoruz. Allah Teala o vakit Hz. Peygamber

(S.A.V.)’e nübüvvet vermiş; daha sonra da O’nun kendilerinden daha mukaddem

olduğunu, dolayısıyla kendilerinin de nebisi ve resulü olduğunu bilsinler diye

peygamberlerden ve onların ümmetlerinden misaklar almıştır. Bu misaklarda

istihlaf (sonra gönderilme) manası da vardır. Bu sebeple ayette geçen ‘le

tü’mimünne’ ve ‘le tensurunne’ kelimelerinde ‘yemin lâmı’ (lâmu’l-kasem) yer

almıştır. (…)

Bu anlatılanları anladıysan öğrenmiş bulunuyorsun ki Hz.

Peygamber (S.A.V.), ‘peygamberlerin peygamberi’dir. Bu sebeple ahirette bütün

peygamberler O’nun sancağı altında toplanacaktır. Bu dünyada da öyledir. İsra

gecesi onlara imam olup namaz kıldırmıştır. Eğer O, Âdem, Nûh, İbrahîm, Mûsa,

İsâ (aleyhimüsselamdan biri) zamanında gelmiş olsaydı onlara da, ümmetlerine de

O’na iman ve yardım etmek vacip olurdu. Allah Teala onlardan bu suretle misak

almıştır. Dolayısıyla Hz. Peygamber (S.A.V.)’in onlara yönelik nübüvvet ve

risaleti, kendisi için hâsıl olmuş bir manadır. Söz konusu nübüvvet ve risaletin

semeresi (somut neticesi), onların bir araya gelmesine bağlıdır. Bunun zamanda

geriye bırakılmış olması onların mevcudiyetiyle ilgilidir; yoksa Hz. Peygamber

(S.A.V.)’in bu sıfatlarla muttasıf olmamasıyla değil. Fiilin varlığının, fiilin

mahalli tarafından kabul edilmesine bağlı olmasıyla failin ehliyetine bağlı

olması arasında fark vardır. Konumuz bakımından söyleyecek olursak, burada

failin ehliyetiyle ve Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şerefli zatıyla ilgili herhangi

bir mesele yoktur. Mesele, (O’na iman ve yardım edecekleri konusunda

kendilerinden misak alınan) peygamberlerin yaşadığı zaman dilimi ile ilgilidir.

Şayet O, onların yaşadığı zaman diliminde gönderilmiş olsaydı, hiç şüphesiz

kendisine ittiba etmeleri vacip olacaktı. Bu sebeple Hz. İsa (A.S.) zatında

aziz bir peygamber olduğu halde, ahir zamanda -bazılarının zannettiği gibi bu ümmetin herhangi bir ferdi olarak

değil-  O’nun şeriatıyla amel eden bir

peygamber olarak gelecektir.

Evet, O, ancak Hz. Peygamber (S.A.V.)’e ittiba edecek olması

hasebiyle bu ümmetin bir ferdidir; ancak O, doğrudan Kur’an ve Sünnet’le amel

ederek Hz. Peygamber (S.A.V.)’in şeriatıyla hüküm verecektir. Hz. Peygamber

(S.A.V.)’in şeriatında mevcut emir olsun, nehiy olsun bütün hükümler ümmetin

diğer fertlerine müteveccih olduğu gibi O’na da müteveccihtir. Ancak bu durumda

da O aziz bir peygamberdir; bu vasfında herhangi bir noksanlık bulunması söz

konusu değildir.

Aynı şekilde Hz. Peygamber (S.A.V.), O’nun zamanında veya

Mûsâ, İbrâhîm, Nûh, Âdem peygamberler (hepsine selam olsun) zamanında

gönderilmiş olsaydı, o peygamberler ümmetlerine yönelik nübüvvet ve risalet

vasfını taşımaya devam ediyor olmakla birlikte Hz. Peygamber (S.A.V.) onlara

nebi ve hepsine birden resul olarak gönderilmiş olacaktı.”

Devam edecek.