Levlâke Rivayeti ve Nur-U Muhammedî meselesi2

Abone Ol

Bir önceki yazıda Ali el-Karî’nin, “Hakikat-i Muhammediyye”

konusunda İmam es-Sübkî’den yaptığı alıntıyı görmüştük. Ali el-Karî, o

alıntının ardından el-Kastallânî’den iktibas ettiği ifadelerle konuyu anlatmaya

devam ediyordu. Söz konusu iktibasa devam edeceğim. Ama önce İmam Takiyüddîn es-Sübkî’den

yaptığı alıntı üzerinde bir miktar durmak istiyorum.

el-Karî’nin alıntıladığı ifadeler, İmam es-Sübkî’nin

Fetâvâ’sında  geçiyor. Ancak el-Karî’nin,

alıntıyı harfi harfine değil, bazı tasarruflarla ve muhtasar olarak aktardığı

anlaşılıyor. İmam es-Sübkî’nin konuyla ilgili tespitleri son derece önemli

olduğu için olduğu gibi aktarmakta büyük fayda var.

İmam es-Sübkî, konu hakkında söylediklerini, “Hem Allah

vaktiyle Peygamberlerin şöyle misakını almıştır: ‘Celalim hakkı için size kitap

ve hikmetten her ne verdimse, sonra size beraberinizdekini tasdik eden bir

Resul geldiğinde ona mutlaka iman edeceksiniz ve kesinlikle ona yardımda

bulunacaksınız, buna ikrar verdiniz mi ve bunun üzerine ağır ahdimi boynunuza

aldınız mı ’ buyurdu. ‘Ikrar verdik’ dediler, ‘Öyle ise, buyurdu, şahit olun

ben de sizinle beraber şahitlerdenim” mealindeki ayet üzerine bina etmektedir.

Tefsirlerin hemen tamamında bu ayette kastedilen “Resul”ün

Efendimiz (S.A.V.) olduğunun zikredildiğini görüyoruz. Gerçekten de ayette, Peygamberler

tarihinden bildiğimin, okuduğumuz durumun tam tersini gösteren bu muhteva var.

Normalde her peygamber (nebi), kendisinden önce gönderilmiş peygamberin

(resulün) getirdiği kitap ve şeriatı ihya/tecdid ile ona tabi olurken, bu

ayette önce gelen peygamberden, kendisinden sonra gelecek peygambere ittiba ve

yardım etmesi emredilmektedir. Kendisinden bu ahdin alındığı peygamberler

arasında Hz. Âdem (A.S.)’ın da bulunduğu bedihîdir. Dolayısıyla O’nun da

Efendimiz (S.A.V.)’e tebeiyeti bahis konusu olmaktadır.

Bu hususu akılda tutarak İmam es-Sübkî’nin söylediklerine

geçelim:

“Burada Hz. Peygamber (S.A.V.)’in derecesini yükseltme ve

kadrini yüceltme bulunduğu açıktır. Bunun yanında, söz konusu ayet şunu

anlatmaktadır: O, öbür peygamberlerin zamanında geldiği takdirde, onlara da

gönderilmiş olacaktır. Bu suretle O’nun nübüvvet ve risaleti, Hz. Âdem

(A.S.)’den kıyamet gününe kadar gelecek bütün mahlûkata şamil olacak, bütün

peygamberler ve ümmetleri de O’nun ümmeti olacaktır. Bu durumda Efendimiz

(S.A.V.)’in, ‘Ben bütün insanlara gönderildim’ sözü sadece kendi zamanından başlayarak kıyamete kadar gelecek olanlara

yönelik değildir; bilakis onlardan öncesine de şamildir.”

Böylece, “Âdem (yaratılış sürecinde) ruh ile beden

arasındayken ben peygamberdim” hadisinin anlamı da tebeyyün etmiş olmaktadır.

Bu hadisi, Hz. Peygamber (S.A.V.)’in, peygamber olacağının Allah Teala’nın

ilminde mevcut bulunmasıyla açıklayanlar bu noktaya vakıf olamayanlardır. Çünkü

Allah Teala’nın ilmi bütün eşyayı kuşatmıştır. Hz. Peygamber (S.A.V.)’in o

vakit peygamber olmakla tavsif edilmesi, o vaktin O’nun peygamberliğini sabit

olmasını gerektirir. Bu sebeple Hz. Âdem (A.S.), O’nun adını Arş’ta “Muhammedun

Resûlullâh” şeklinde görmüştür.

Not: Bir önceki yazıda el-Kastallânî’den alıntılanan naklin

senedinde geçen Sehl b. Sâlih isimli ravinin nisbesini “el-Hindânî” olarak

vermişim. Doğrusu “el-Hemedânî” olacak.

Devam edecek.