Laiklik örtülü kalmalı, hanımların başı açılmalı

Abone Ol

Hayatımız çelişkiler içerisinde geçip gidiyor.

Sayın TBMM Başkanı ve Sayın Yargıtay Başkanı "Lâikliğin açık, bir tarifi yok, uygulamaların isabetli olarak yapılabilmesi için bu tarif yapılmalı" diyor. Bu görüş kabul edilmiyor. Ama lâikliğin kapalı kalması isteniyor.

Kanunlarımızda başörtüsü yasağı diye bir hüküm bulunmadığı halde birileri mahkeme kararlarıyla olmayan yasağı koyuyorlar.

Öte yandan Anayasa nın 38 inci maddesi, "Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur" diye emredici bir hüküm sevketmiş, fakat bu hüküm askıya alınıyor.

İşlerine geldiği zaman Anayasa nın hükümlerini askıya alanlar, bir de kalkıp, çağdaşlıktan ve çağdaş hukuk sistemlerinden bahsediyorlar. Oysaki dünyamızda yeni yeni gelişmeler oluyor. Mesela ceza hukukundaki temel prensipler değişiyor, yaptırımların esas gâyesi, kişilerin ıslahına yönelik olmalıdır, diye yeni kurallar kabul ediliyor, buna ilâveten insan hakları anlayışında mesâfe katediliyor. Ama bütün bunlar es geçiliyor.

Türkiye de rüzgârlar yine tersine estirilmeye devam ediyor. Dünya konjönktüründe geriye gidiliyor. Lâikliğin tarifi konusunda bile kaskatı bir statükoculuk yollarımızı kesiyor. Lâikliğin unsurlarının belirsiz kalması gerektiğinde, değişmez prensiplerin gözardı edilerek, isabetli isâbetsiz yorumlarla, aslâ külli hal, uygulamaların yürütülmesi işlerine geliyor.

Bu sebepten, Türkiye nin insan hakları ve mesela söz ve ifade hürriyetlerinde batı standartlarını yakalayamadığı, ileri sürülerek AB temsilcisi Olly Rehn gibi kaşları çatık müfettişlerden, zılgıt üstüne zılgıt yiyoruz.

Aslında bendeniz bu satırların yazarı olarak, bu hallere düşmüş veya düşürülmüş olmamızdan dolayı son derece hayıflanıyorum. Dünyada niçin biz millet olarak diğer konularda ve öncelikle insan hakları konusunda, batılıların önüne geçmedik, geçemedik. Aslında bizler bu katı kural ve yasakların zebûnu olmayarak, onlardan daha ileri gitmeliydik, bütün dünyaya örnek gelişmeler kaydetmeliydik.

Görüldüğü gibi ortada bir çifte standartlar furyasıdır devam edip gidiyor.

Mesela bir taraftan bir kesim, darbe ürünü olan, 12 Eylül Anayasasının, anti demokratik hükümlerine, mal bulmuş gibi sarılmış, bu hükümleri size asla değiştirttirmeyiz diye direniyor.

Diğer tarafta, milletin bu karmaşayı düzeltsin diye, Anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip kıldığı bir iktidarın temsilcileri, milletçe arzu edilen demokratik reformları yapmak şöyle dursun, işin yakınından bile geçemiyorlar, onlara lâikliğin ilmî târifini fikir planında düşünmek bile çok görülüyor.

Elbetteki çok hızla değişen ve gelişen dünya şartları karşısında Türkiye bu katı kabukları kırmak zorundadır. Bunu yapmadıkça bir santim dahi ileri gidemez.

Mesela, 12 Eylül darbesi, YÖK kanunu diye, statükocu bir kurumu, tıpkı Hukûki bünyemize baston yutturmuş gibi yerleştirdi. Bu sebebten Yasama ve Yürütme organlarımız hâreket kâbiliyetini kaybetti. İktidarın kalkıp da bir başörtüsü yasağını kaldırmak için, söz söylemeye bile mecali kalmadı.

Bu konuda Sayın Ali Coşkun un adeta ağlamaklı oluşu, işin ne derece acıklı aşamalara geldiğini gösteriyor.

Kaldı ki beyan ettiğimiz gibi, 12 Eylül darbesinin Devlet bünyesine zoraki yutturduğu bastonlar bunlardan da ibâret değildir.

Netice: AKP iktidarı genel seçimlerin de yaklaştığını göz önünde tutarak, mutlaka milletimizin ihtiyaçlarını karşılayacak demokratik bir anayasa reformunu gündemine almalıdır. Milletin kendisine verdiği görevi yerine getirmek için hummalı bir faaliyete girişmelidir.

Ancak bunu yapabildiği taktirde millet kendilerini aklayacaktır. Aksi halde dağ bir fare doğurdu kabilinden sadece seçilme yaşını 25 e indirmekle yetinmesinin milletimizce kabule şayan olmayacağı ortadadır.