Laf-u güzaf!

Abone Ol

Çifte standart bir tavır mıdır, yoksa bir insanlık sorunu mudur? Hem insan hakları, özgürlükler, kardeşlik, barış vs gibi “evrensel değerlerin” pazarlama ve ticaretini yapıp hem de bunları kendinden olmayanlara reva görmemenin anlayışla karşılanır yanı var mıdır?

Yüz kere, bin kere, hatta onbin, yüzbin, milyon kere söylendi, bir daha söylemeye gerek yok. İslam aleminin antitezi olarak tarif edilebilecek olan Batı uygarlığı, biz Müslümanların ataleti ve aymazlığının da sonucu olarak hemen her konuda işine geldiği gibi davranıyor, çifte standart gösteriyor, tabir-i caizse kuralları kendine göre esnetip daraltıyor, işine gelmezse mızıkçılık yapıp işi yokuşa sürüyor. Mesele, onların ağızlarının içine bakmakta diye bir düşünce hasıl olmadıkça da bizler çifte standarttan yakınmayı, onlar da şımarık çocuk tavırlarını sürdürecekler. Hem zalim deyip hem de onların tabirleri ve tariflerine göre kendimize hemen her konuda meşruiyet aramayı sürdürdükçe bu devam böyle sürüp gidecek.

Maalesef, İslam alemi olarak, güçten düştüğümüzden, bizi güçlü kılacak hamleleri yapamadığımızdan ve işin kötüsü birçok İslam ülkesinin de Batı taklitçisi ve işbirlikçisi kafalara teslim olmasından ötürü, sadece beddua ediyoruz, sadece hayıflanıyoruz, sadece laf üretiyoruz. Güçten düştüğümüzdendir ki, ortadaki gerçekleri göremiyor, ayan beyan ortadaki yürürlükteki planları, projeleri fark edemiyor, ancak ipe sapa gelmez komplo teorilerinden bir dünya kurup kendimizi avutuyoruz.

Affedersiniz ama “iki Kızılderili kavga ediyorsa, bilin ki oradan bir İngiliz geçmiştir” türünden “modern zaman menkıbeleri” hiç kimsenin ayıkmasını sağlamıyor. Tam tersine, kendi güçsüz halimize gerekçe olarak gösterdiklerimizi gözümüzde daha da büyütmemizi sağlıyor. Bu durum zihinlere iyice yerleşince de, insanların emperyalist ülkelerle işbirliğine gidilmesini “güçlülerle bir arada olmak zorundayız” şeklinde yorumlaması da kaçınılmaz oluyor.

Bu türden yorumlar, ABD ile “stratejik ortak”, “bilmemnasıl müttefik” olmaya da gerekçe oluşturuyor tabi. “Onlarla başa mı çıkılır, mecburuz ortak hareket etmeye” diyen insanlar da zamanla sadece beddua eden, sadece Batı uygarlığını suçlayan, sadece hayıflanan bir topluma dönüşüyor.

Mesela, Batı uygarlığının “A” şehrinde bir patlama olsa ve 3 kişi ölse dünya ayağa kalkabiliyor Çünkü “dünya kamuoyu” derken kastedilen küresel egemenlerin oluşturduğu bir “kamuoyu” değil mi zaten? O kamuoyunu, elbette ki “A” şehri ilgilendirecektir. Şam, Halep, Bağdat, Felluce, Gazze mi ilgilendirecekti yani?

İslam coğrafyasının tarumar edilmesinin müsebbibi olanlardan (ki bunun hem sinyallerini verdiler zamanında hem de buna dair bir planları olduğunu ve bunu da yeni bir Haçlı Seferi olarak da nitelediklerini de açık ettiler), ölen mazlumlar için, yerle yeksan olmuş şehirler, parçalanmış ülkeler için merhamet, üzüntü veya herhangi bir vicdan belirtisi beklemek çok manasız değil mi?

Bekliyoruz ki, Halep’teki hastaneden veya evlerden cesetleri çıkarılan çoluk çocuğa, parçalanmış cesetlere, yıkıma uğramış hayatlara bir tepki versinler. Hem küresel zulüm düzenine karşı olduğunu iddia edip hem de ondan bir tepki beklemek de neyin nesi? Biz neden böyle bir çıkmazda debelenip duruyoruz? Zalimin onayıyla mı meşruiyet kazanacak yani mazlumların çektiği acılar?

“Günde yüzlerce Müslüman ölüyor, sesleri çıkmıyor, kendilerinden birisinin tırnağı kırılsa dünyayı ayağa kaldırırlar” türünden ifadeler, züğürt tesellisidir sadece. İçinde bulunduğumuz ataletin, gafletin, kendi meselemizi bile halledememe halinin itirafıdır.

Bir düşünün. 1996 Lübnan Kana katliamının sorumlusu, İsrail’in kuruluşundan hemen önce devlet kurma mücadelesine silah alımlarından sorumlu kişi olarak katılmış, İsrail’in nükleer güce sahip olması siyasetini uygulamış biri olan Şimon Peres gibi birisi, Nobel Barış(!) Ödülü kazanabiliyor. Ve bizler de hala bu zihniyetten hakkaniyetli kararlar, vicdani değerlendirmeler bekleyip, “Ey Müslümanlara gözünü yummuş dünya kamuoyu!” diye boşa naralar atıyoruz.

Laf-u güzaf!