Lâ Fâile İllallah

Abone Ol

Her fiil faili gerektirir. Fail olmaksızın bir fiilin olmayacağı akli bir ilkedir. Fail ile fiil arasındaki ilişkinin bir diğer versiyonu illet-malul ilişkisidir. Diğer bir deyişle eğer bir sonuç var ise muhakkak bir sebep var demektir. Sebepsiz olarak hiçbir zaman hiçbir şey vücuda gelmez. Ancak sebeplere sarılmak failin verdiği kararı her zaman etkilemez. Zira bizler yani müminler, kadir-i mutlak ve muhtar bir Allah inancına sahibiz. Bu demektir ki pamuk ateşe yaklaştığında her defasında yanmıştır ancak bundan sonra da her seferinde yanacağının hiçbir garantisi yoktur.

Derdimiz illet-malul, sebep-sonuç kavramlarını tartışmak değil. Derdimiz modernleşme ile kaybettiğimiz bir ilkeyi varlığa dair bir gerçekliği ifade etmek. Bu gerçek en veciz ifadesi ile: LÂ FÂİLE İLLALLAH’tır.

Evet, modern dönemler sebeplere sarılmanın verdiği özgüven, insanın yapabilirliğinin artması gerçek failin Allah olduğu gerçeğini unutmamıza neden oldu. Artık fiillerimizin sonucundan o kadar eminiz ki ne olursa olsun neticenin istediğimiz gibi olacağından eminiz. Bu eminlik bize hem kibir hem de güven veriyor. Kibir veriyor yapabiliyoruz, güven veriyor korunabiliyoruz.

 Oysa klasik dönemde bırak fiilin neticesinden emin olmayı fiili yapıp yapamayacağımız bile ihtimalli bir durumdu. Bir mümin için “Pamuğu ateşe yaklaştırdığımızda yanar mı?” sorusunun en doğru cevabı “İnşallah yanar”dır. Zira yanmama ihtimali her daim olmak zorundadır. Neticede yanıp yanmamasına kararı Kadir-i Muhtar olan yaratıcı verecektir. Bırakın pamuğun yanıp yanmayacağını, ateşe yaklaşması bile “inşallah” kavramına bağlıdır. Bu bağlamda “inşallah” sıradan bir cümle değil, kişinin acizliğinin farkına vardığı ve mutlak olana teslim olduğu ekseni ifade eder.

 Peki, neden böyle olduk? Allah’a olan güvenimiz mi azaldı, yoksa kendimize olan güvende mi bir artış oldu?

Modern dönemde bilimin ve buna bağlı olarak teknolojinin artması, insanı bütün sebepleri kontrol edebilir hale getirdi. Oysa meseleye sebepler karar vermez. Meseleye sebeplerin sebebi olan ve her sebebi kılan Bar-i Mutlak karar verir. Ancak insan her aradığında binlerce km ile istediği gibi görüşebiliyor. Hasta olup olmayacağını doğruya yakın bir kesinlikle bilebiliyor ise buna rağmen sebeplerin sebebine ulaşması ve ona boyun eğmesi kolay bir idrak değil. Hele geleceğe dair öngörüde bulunabilme yeteneği insan için büyük bir başkaldırı, büyük bir isyan sebebi oldu.

Oysa gerçek failin Allah olduğu öyle bir hakikattir ki, mesele kişinin hidayeti olsa bile neticede karar veren yani hidayete erdirme fiilinin faili Allah’tır. Bu yüzden yetki makamında olanlar sadece kişi için hidayeti engelleyici unsurları ortadan kaldırmakla mükelleftir. Aksi durumda hidayetin herhangi bir kişi ile, herhangi bir sistem ya da hareketle irtibatı yoktur. Bu cihette bir kişinin hidayetine vesile olmak demek, hidayete erdirmek değil, hidayeti önündeki engelleri kaldırmak anlamınadır. Yoksa tartışmasız olarak hidayet Allah’a aittir.

Müslüman toplumlar modernleşme döneminde gerçek failin kim olduğu noktasında birçok yanılgının kurbanı oldular. Hidayetin Allah’tan olduğunu unutup henüz hidayete mazhar olmamış kişileri ötekileştirdiler ve onları toplumun katmanları içerisinde olmaması gerekler olarak bellediler. Oysa bu yanlıştır. Hidayet herkes için bir vakit ve nasip meselesidir. Yoksa hidayet zorla, baskı ile olacak bir durum değil.

Bir diğer yanılgı ise Müslüman toplum içerisindeki bazı gruplar kendilerinin hidayet üzere olmalarının İlahi bir lütufla gerçekleştiğini unuttular. Böylece kibre kapılıp hakikatin tek taşıyıcısı oldukları zannına kapıldılar. Kendilerine uymayan gerçeklikleri ret ettiler, yahut yok etme gayreti içerisine girdiler. Bütün bu faaliyetler imanları dolayısı ile değil, hakkı taşıdıkları zannına dayanan kibirleri dolayısıylaydı. Gel gör ki kibirlerinin farkına varmadan toplumun çöküşüne sebep oldular.

Sadece hidayet kavramı etrafında değil, bütün süreçler için gerçek fail Allah’tır. Bir liderin çıkışı, yahut birinin İslam’a bayraktar olmasında dahi fail Allah’tır. Bir liderin hareketine yeni bir ufuk ve yol çizmesi, yahut bir gencin tam bir mümin olarak yetişmesi gibi bütün meseleler gerçek failin tasarrufu altındadır. Bu bağlamda biz inananlara düşen görev İlahi lütfun mazharı olacak çalışmalar yapmak ve gazaba neden olacak unsurları fıtrata uygun şekilde ortadan kaldırmaktır.

Kibir yani işi kendinden bilme en sinsi ve en zor aşılan nefsi hastalıkların başında gelir. İnsanın bir şeyi niçin yaptığını tam olarak bilmesi imkânsızlığa yakındır. Gerçeklik dünyamız zannedildiği kadar gerçek değil. Unutmayalım neticede Hak, Hakikat, Hakkaniyet hepsi gerçek failin farklı düzlemlerdeki varlığı ve tecellisi ile irtibatlıdır.