Eğer Batı medeniyetinde olsa idi Kurban Bayramı.
Ya da Ramazan Bayramı.
Ne kadar şükran sunacaktı kim bilir, içimizdeki dinini beğenmeyenler, ilk fırsatta eleştirenler.
Mesela diyeceklerdi ki, “Helal olsun Hıristiyanlara, ne hümanist adamlar, bayramları bile insan odaklı, fakir fukarayı, garip gurebayı düşünmekteler, kurban ile fakirlere, senede bir gün bile olsa et girmemiş hanelere ulaşmaktalar. Çoluk çocuğu yoksulları doyurmaktalar.”
Ramazan Bayramı da Batı’nın olsa idi, yine bizimkiler benzer ifadelerle kutsayacaklardı, “Adamlar o kadar insan sağlığına önem vermekte ki bir ay oruçla vücudu dinlendirmekte, detoks yapmakta, bedeni zararlı maddelerden arındırmaktalar” diye saygılar sunacaklardı.
Müslümanların bayramına kulp takmakta gecikmeyen Batı’dan fazla Batıcılar, yıllarca “hayvan katliamı” deyip burun büktüler sanki hayvanın en pahalı etlerini lüks restoranlarda yemiyorlarmış gibi, oruca kafayı takıp, “İnsan haklarına aykırı, insanları aç bırakarak eziyet ediyorlar” dediler, sanki diyet yapmak için aylarca aç kalmıyorlarmış gibi.
Oysa şu terazisi hep şaşan dünya adaletinde yoksullar her zaman olacak işini bilen yırtıcı insanlar onların hakkını yiyip daha fazla semirecek, zengin zenginleştikçe, yoksul yoksullaşacak, vahşi kapitalizm giderek daha fazla insanı mağdur edecek.
İslam’ın mazlumu kollayan anlayışı ile dikte edilen özel günlerde bir nebze olsun yoksulların yüzleri gülmekte. Hasene yardım kuruluşu ile yeryüzünün yoksul bölgelerine kurban götüren gönüllüler arasına katılan arkadaşım Hanife’nin anlattığına göre pirinç lapasından, ağaç kabuğundan, mısır koçanından başka yemek bilmeyen Afrika’nın yoksulları; o senede bir günü nasıl büyük bir özlemle beklemekteler. Sanki çölde serap görmüş gibi kilometrelerce yoldan yalınayak gelip, iki-üç kilo eti hazine bulmuş gibi bağrına basıp düzine ile çocuğuna yılda bir gün özel yemek hazırlayacak olan annenin çektiği ıstırabı tabii nereden bilsin, tuzu kuru vahşi adam. Korunaklı konutundan, pahalı yiyeceklerinden herkeste var zannetmekte, “kurban katliamı” naraları ile fikrini söylediğini sanmakta.
Dünyanın nimetlerini hoyratça tüketen, elmastan değerli suları harcayan, lüks sofralarda tıka basa yiyen, fazlasını çöpe atan insanlık düşmanlarını yeryüzünün bütün sakinleri ilençle izlemekte.
Gezegenlerin hakkını birkaç binlik nüfusun oburca tükettiği adaletsiz bir dünyada, bir de çokbilmiş edalarla, okyanustaki damla misali hayır hasenatı karalama çabaları.
Fakat çok şükür ki, kötülüğün panzehiri gibi iyilik de her daim hazır. Viyana’daki işsiz babanın mini mini kızlarının mütevazı odalarındaki kuzulu kumbara, en itibarlı köşede idi, adeta herkesin dikkatinin özellikle çekilmesi için odanın merkezi konumuna konulmuştu. Küçük kızlara soruyorum:
-Çocuklar bu üzerinde kuzu resmi olan kumbara nedir?
Minikler oynadıkları oyunu bırakıp ciddileşiyorlar, o şirin küçük yüzlerine büyük gelen bir hüzün bulutu yerleşiyor, adeta mağdur insanların acısını yaşıyormuşçasına, saygı dolu bir ifade ile:
-Afrika’daki kardeşlerimiz et yiyemediği için annem ve babam bu kumbarayı bizlere hediye ettiler, bir yıl boyunca harçlıklarımızdan bir kısmını burada biriktiriyoruz, annemiz ve babamızdan ayrı olarak biz de iki kardeş, fakir kardeşlerimiz et yesin diye kurban kesiyoruz.