Kutuplaşmanın İzdüşümü: Kökler ve İzler

Abone Ol

Yaşadığımız coğrafyayı nasıl tarif edersiniz diye sorsalar verilebilecek tek cevap var: Farklı seslerden ve renklerden oluşan ahenkli bir birikim. Bugünkü toplumsal yapıdan bağımsız olarak şunu ifade etmeliyiz ki, her uygarlığın bu topraklara bıraktığı izler vardır. Bu izler, her yeni kuşağa aktarılarak gelen uzun bir yolculuğun mirasıdır. Bu topraklara geçmişten kalan sadece tarihi eserler değil elbette. Aslında bu coğrafyanın birikimi, farklı renkleri ve sesleri ahenkli bir melodiyle günümüze taşımasıyla oluşmuştur.

Bu söylediklerimiz bu coğrafyanın görünen bir yüzü. Elbette bu coğrafyanın başka bir yüzü de var. Savaşların, çatışmaların güç mücadelelerin yaşandığı yerler de aynı bu topraklar. Bu coğrafyanın tarihi hem barışın ve huzurun hem de savaşın ve çatışmanın merkezi olmuştur. Çünkü insanlık tarihi bu iki karşıtlığın bir özetidir aslında. Bazı birliktelikler bu topraklarda kalıcı bir toplumsal ahenk verirken, bazı çatışmalar da derin yaralar bırakmaktadır. Buralara hükmedenler bu karşıtlıktan hangisine yakın olduysa coğrafyanın kaderi de o olmuştur. Günümüze doğru geldiğimizde bu coğrafyada toplumsal ahenkten ziyade çatışma ortamının izlerini fazlasıyla görüyoruz.

Peki, bugün bu coğrafyada yaşadığımız ayrışmanın, kutuplaşmanın, kamplaşmanın sebebini nerede aramamız gerekiyor?

Bu ayrışmanın en temeline inecek olursak karşımıza iktidar mücadelesi çıkacaktır. İran’ın fethinin doğurduğu travma, Hz Ali’nin mücadelesi, Kerbela hadisesi, Yavuz ile Şah İsmail arasındaki rekabet, 1. Dünya Savaşı Osmanlı-Arap ilişkileri vs. hepsi toplumsal kesimlerin birbirlerine karşı olan bakış açısını ön yargı duvarları ile örmüştür. Daha da özele indiğimizde Osmanlı modernleşme çabalarının ortaya çıkardığı farklı yaklaşımlar hem kültürel hem de fikri anlamda ayrışmaları da beraberinde getirmiştir. Bugün yaşanan siyasi kutuplaşmanın izdüşümlerini de buralarda aramamız gerekiyor.

Modernleşme çabalarının uygulama biçimi, yaklaşımı, halk tabanındaki karşılığı düalist bir toplumsal yapının oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı’nın modernleşme çabasıyla başlayan bu süreç, Cumhuriyet’in muasır medeniyet idealiyle devam etmiştir. Nihayetinde bu yolda yapılan uygulamalar, yapılanlara karşı yapılanlar siyasetin taraflarını bu ayrışmanın izdüşümünde aramamız gerektiğini bize gösteriyor. Sağ sol şeklinde ifade edilen siyasi yelpazeyi besleyen temel saik batının ekonomik temelli ayrışması değil, modernleşme çabalarının ürettiği seküler ve muhafazakâr, laik ve dindar gibi karşıtlıklardır.

Yakın siyasi tarihimizden öğrendiğimiz kadarıyla bu ayrışma; toplumsal yapı içerisinde o kadar kök salmıştır ki, siyasal bir farklılıktan öte bir kimlik ve aidiyet meselesi haline gelmiştir. O yüzden siyasilerin doğrularını ya da yanlışlarını tartışamıyoruz. Çünkü siyasetin kimlik meselesi haline gelmesi kişilerin lideriyle, partisiyle ve liderinin beslendiği kültürel kimlik kodlarıyla aidiyet kurmasına neden oluyor. Bu da elbette mutlak itaatin ve mutlak muhalefetin doğmasıyla sonuçlanmıştır. Nihayetinde siyasi kamplaşmanın bu şekilde içselleştirilmesi toplumsal ahengin bir krizle karşı karşıya kaldığını bize gösteriyor.

Bu durumun sürdürülebilir olmadığını herkesin bilmesi gerekiyor. Bu ülkeyi ve daha geniş anlamıyla bu coğrafyayı bu cendereden çıkarmamız şart. O yüzden ön yargıyla örülmüş duvarları yıkmalıyız, birbirimize karşı güven duygusunu yeniden kazanmalıyız ve karşılıklı iletişim kanallarını açık ve zinde tutmalıyız.