Önceden ve açıkça söyleyeyim: Bu tür haftaların, benzer
şekilde birtakım anma günlerinin doğrusu anlam ını yerli yerine oturttuğumu
pek sanmıyorum. Faydadan hali değil yollu gerekçelerin de anlamlı bir
açıklama olduğunu düşünmüyorum. Çünkü anlam ile fayda nın her zaman mantıki
bir tutarlılık içinde olduğu söylenemez.
Böyle düşünmeme rağmen, 1 Nisan da Bartın
Üniversitesi nin söz konusu hafta bağlamında düzenlediği bir panele, Osman Sarı
ve Ali Haydar Haksal ile birlikte konuşmacı olarak katıldık. Panelden birkaç
saat öncesine kadar, açıkçası zihnimde kütüphane haftası diye bir tasavvur
yoktu. Katılmamı sağlayan saik aziz dost Rektör Prof. Dr. Ramazan Kaplan ın
daveti oldu. Üniversitenin kütüphane müdürü Sayın Mustafa Göl beyin telefonda
konuşma başlığı istemesi üzerine hemen o anda söylediğim Kavramsal Düşünme
oldu. Fakat tanıtım yazısına ve okuma ibaresi de eklenmişti.
Düşünme ve okuma eylemleri sıkı bir bağla birbirine
bağlı olarak algılanmaktaysa da, oluş ve gerçekleşmeleri, etki ve sonuçları arasında
önemli farklar vardır. Yeri geldiği için ifade ediyorum bunu, başka bir şey
için değil. Kaldı ki, bu ve benzeri durumlar söz konusu olduğunda herhangi bir
ön şart ileri sürmek veya istekte bulunmak gibi bir tavrı, kendi payıma daima
yakışıksız gördüm.
Elbette, özellikle eğitim ve öğretim kurumları başta
olmak üzere, ilgi alanlarına giren konuları gündemlerine alarak kamuyla
paylaşmayı sağlayıcı etkinlikler yapabilirler, hatta yapma zorunluluğunu
duyabilmelidirler. Kültürün oluşumunda bu tür etkinlikler asıl ve belirleyici
nitelik göstermeseler bile, güncellenmesinde, yaygınlaşmasında, etki
sağlamasında, belki de yenilenmesinde önemli bir işlev üstlenebilirler.
Düşünme olgu ve eyleminin, dünden bugüne, tıpkı eğitim
gibi (ki giderek ilgili bakanlığın bundan kendini soyutlamaya uğraştığı kanaati
derinleşmekte), sözde ve görünüşte önemsenir bir tutumla karşılanması, bunun
temel bir sorun olarak kavranmadığının, sorun olarak yoksandığının
göstergesidir. Dolayısıyla burada alel-usul mülahazalarda bulunmanın sorunu
haleldar edeceği söylenmelidir.
Fakat okuma , üzerinde durulabilir gibi gözükebilirse
de, birtakım ön şartlara ihtiyaç duyulacağı, bazı çekinceleri göz önünde tutma
zaruretinin öngörülebilir olacağı hesaba katılmalıdır. Öncelikle okuma yı bir
olgu olarak mı, yoksa bir eylem olarak mı ya da bir meşgale olarak mı ele
almak gerekir Başka nitelendirmeler de yapılabilir elbette.
Okumayı bir olgu olarak gördüğümüzde, öncelikli olarak
bir nedene (nedenlere) dayandırmak gerekir. Nedenin belli bir anlam kazanabilmesi
için, okumanın mutlaka bir amaca (amaçlara) bağlanması kaçınılmazdır. Aksi
takdirde, okuma bir olgu olarak hayat ile anlamlı bir bağ kuramaz. Çünkü hayat,
gerçekleştiği ortam ve şartlar içinde sayısız olguyla ilişki içindedir, ama
anlam ifade edebilecekler bir seçmeye tabi tutulurlar. Bütün olguları oldukları
gibi kabul etmek, hayatı anlamsız bırakır. Tıpkı ilkellik durumu gibi.
Eylem olarak okumaya bakıldığında, insanın kişiliğini
doğrudan ilgilendiren bir durum söz konusudur. Kişiliğin tanımından,
gerçekleşmesine ve etkide bulunur niteliğe kavuşmasında, okumanın eylem
düzeyinde kavranılması belirleyicidir. Bilenler ile bilmeyenler bir olur mu
önermesini okuyan ile okumayan ın eylemi aynı mıdır, şeklinde ifade etmek
mümkündür.
Okumanın bir meşgale şeklinde algılanması, boş
zamanlarımda seyahat ederim , demekten pek farklı olmamalıdır. Oysa boş zaman
başlığı sosyoloji disiplininin bir alanını işaret etmektedir. Uygarlığa uzak
düşmüş, aynı zamanda durmuş insanlar ve toplumlar okumayı meşgale edinirler.
Onun için merak etmezler, soru sormazlar, akıl ve zihinlerini pazu olarak
kullanırlar.