Kutsal Mekânımız: Vatan ya da ulus

Abone Ol

KUTSAL mekân anlayışı her dönemde hayatımızın bir parçası olmuştur. İslami açıdan baktığımız zaman bazı mekânların kutsallığı nakil ile sabittir. Efendimizin risalet mücadelesi verdiği iki şehir olarak Mekke ve Medine, miraç yolculuğunun durağı ve ilk kıblemizin bulunduğu yer olarak Kudüs bizim için kutsaldır. Bu kutsal mekânlar, dini verilerle sınırları belirlenmiş yerlerdir.

Bir de, vatan gibi insanların kutsallaştırdıkları mekânlar vardır. Efendimiz’e atfedilen “vatan sevgisi imandandır” sözü bu kutsallığı pekiştirmiştir. Burada herhangi bir toprak parçasının vatan kabul edilmesiyle ortaya çıkan bir kutsallık söz konusu. Tabi ki, Efendimiz’e atfedilen bu sözdeki vatan kavramını doğru bir şekilde zihnimize yerleştirmemiz gerekir. Yoksa vatan algımızı ümmetin kardeşliğini parçalamaya dönük bir tabuya dönüştürebiliriz.

Günümüz muhayyilesinde vatan kavramının karşılığı ulus devlet sınırlarıyla belirlenmiş alandır. Sınırın diğer tarafı vatan olmaktan çıkıyor, yeri geldiğinde düşman toprakları bile olabiliyor. Vatanı bu şekilde anlama yanlışlığı, ulus devletin inşa süreciyle ortaya çıkmıştır. Harita ve coğrafya bilgisiyle bize verilen değer, ulusun vatan kavramı üzerinden kutsallaştırılmasıdır. Tarih bilgisiyle bu kutsallık gerekçelendirilmiş olur. Bu şekilde kutsallaşan vatan, daha düne kadar, kader birlikteliği yapmış halkları hem kalben hem de zihnen birbirinden ayırmıştır. İslam milletinin geneli üzerinden değerlendirdiğimizde, vatanın bütünlüğü üzerinden parçalanmış bir ümmet coğrafyası var.

Ulus devlete mensup kişilere vatandaş denmesi sadece mekânın kutsallaştırılmadığını, o ulus devletin sınırları içerisinde yaşayan herkesin bu kutsallık içerisinde bir yer edindiğini gösterir. Bu yer edinme ulus inşa etme sürecinde homojenleşmeyi dayatmıştır. Vatandaş kavramı aslında bu homojenleşmenin bir neticesidir. Homojenleşme dominant bir etnik kimliğe dayandığı için vatandaşlık üzerinden tesis edilen hukuki birliktelik, psikolojik olarak tesis edilememiştir.

Vatan kavramını yeniden zihinlerimizde tartmamız gerekmektedir. Aslında bizim tarihi muhayyilemizde vatan, sılayı ifade etmektedir. İnsanın özlediği, insanın kendisini teskin ettiği, güvende hissettiği yer vatanıdır bir bakıma. Vatan aidiyetin mekânlaşmış halidir. Yani kişilerin veya herhangi bir topluluğun aidiyet olarak mekânı sahiplenmesiyle ilgilidir. Bu yüzden vatanı sınırlarla çerçevelemek, sınırlara hapsetmek bu kavrama yapılan en büyük işkence olur.

Mekânın aidiyetini sınırlamadan kuşatıcı bir vatan tasavvuruna ihtiyacımız var. En küçüğünden ferdin vatanı kalbidir. Ailenin vatanı meskenidir yani yuvasıdır, yani evidir. Mahalle, şehir, bölgeler ve ümmet coğrafyası aslında hepsi vatanın dalgalar halinde genişlemiş halidir. Vatan kavramını bu şekilde doğru bir zemine oturtursak, ümmet coğrafyasının birliği için bize yol açacaktır.

Ulus devleti vatan üzerinden kutsallaştırmak ve buradan dini bir hamaset üretmek çok büyük bir tehlikenin habercisi. Üretilen bu hamaset ve kullanılan etnik dil üzerinden yarılan bir coğrafya var ve her gün yeni yarılmalara da gebe. Bu coğrafyanın yarılması demek yeni bir dünya imkânının biraz daha zayıflaması demektir. Bu yüzden ulus devletin varlığını İslam birliği çekirdeğinde yeni bir dünya kurmak için, imkâna dönüştürmemiz gerekir. Ulus devleti içselleştirdikten sonra bu imkânı kaybedeceğimiz muhakkaktır.