KALEMŞORLARINDAN BELLİ OLUR BİR İKTİDAR
Osmanlı’nın yıkılışında rol alan “Asılacaksan İngiliz ipiyle asıl” kabulcülerinin aşkını hatırlatan türetilmiş bir kavramla başlamış yazısına Sayın Murat Bardakçı.
Bu kez dayanağı profesörünün adını da veriyor, belki de hocası olduğundan. Profesör Bülent Daver “Halkların nankörlüğü” diye bir kavramdan bahsetmiş. Ne zaman?
Başbakan ve savaş kahramanı sıfatlı Churchill’in, 5 Temmuz 1945 seçimlerinde oy alamamasını, gönderilmesini, kaybetmesini değerlendirirken, yorumlarken demiş.
“Halkların arada bir nankörlükleri tutar, hatta kurtarıcılarına bile böyle nankörlük ederler.”
Bir seçim varsa, halkın tercih hakkı var, demektir. Misaldeki Churchill’in illa kazanmak gibi bir sıkıntısı olmadığından gelmedi mi sandık halkın önüne? Yoksa sistemin adı nasıl demokrasi olacaktı?
Hayran olunan İngiliz demokrasisi örneğini elbette durup dururken vermez ünlü bir yazar. Sayın Bardakçı’nın da bir sebebi var. Damardan giriyor.
“Bugün eşine–örneğine rastlanmamış nankörlük temelli bir muhalefet politikası ile karşı karşıyayız ve bu nankörlüğü, muhafazakar olduğunu iddia eden iktidar karşıtı kesim gösteriyor.”
Yazısında Cumhurbaşkanlığı sisteminin veya AKP artı MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın erdeminden, bir demokrasi harikası olduğundan hiç bahsetmeyen Sayın Bardakçı, açıkça anlaşıldığı gibi “Nankörlük” suçlamasını, “Altılı masa” adı konmuş ülke çapındaki bir muhalefet birlikteliği için kullanmış.
Cumhur İttifakı’nın bir önceki seçim yenilgisinde, hani Sayın Erdoğan’ın “Sisi mi diyeceksiniz yoksa Binali Yıldırım mı?” sloganını seslendirdiği seçimde, kazanan tarafın “Altılı Masa”nın yarısı kadar bir muhalif güç olduğunu iyi hesap etmiş olmalı ki Sayın Bardakçı, bugünkü birlikteliği “Eşine-örneğine rastlanmamış” tarifiyle anlatıyor. Sonra da iktidarın, 22 yıla yayılan başarılarını sıralıyor:
“Ayasofya’nın açılması,
Taksim’e cami,
Türban ve sakal serbestliği,
İmam-Hatip askeri okul ilişkisi,
Müftülerin nikah kıyması...” (27.03.2023 – Habertürk – Murat Bardakçı – Muhafazakar nankörlük)
Listede Çamlıca Camii neden yok, gibi bir soruya yer açmadan, Millî Gazete’mizin “Başörtüsünü unuttunuz mu?” soru manşetiyle çıktığını yazalım ve “Başörtüsü konusu rafa kaldırıldı... Sebebi bilinmiyor... Başörtüsüne Anayasal güvence başka bahara...” üst başlıklarını da gösterelim efkarı umumiyeye. Tarih: 31 Mart 2023 Cuma.
“Bu hayallerin tamamı AK Parti’nin iktidarında kademeli olarak hayata geçirildi” vurgusunu yazasının tamamında teferruatlandıran Sayın Bardakçı, AKP’nin tartışılmayan icraatlarından hiç bahsetmemiş.
ABD ile stratejik ortaklık ve BOP eş başkanlığı...
Irak üzerine “Dış güçler”ce yapılan sortiler,
Afganistan’da ABD’nin yanında olmak,
Yıkılan Libya, yakılan Suriye, Yemen,
Satılan fabrikalar, tasarruf kabul etmeyen israflar, yandaş alkışları, asrın lideri sıfatları, yirmi yıla yayılan diploma tartışmaları vesaire vesaire...
6 Şubat’ta 11 ilimizi yıkan deprem oldu. Aynı Habertürk sitesinde, bir diğer yazar, AKP’nin akil insanlarından ve eski milletvekillerinden Muhsin Kızılkaya, AKP sözcüsü Ömer Çelik’in, “Elimizden geleni yapıyoruz” dediği saatlerde yaşadıklarını bakın nasıl anlatmış. Sayın Bardakçı’nın da içinde olduğu “AKP Basın Gücü” hallerinin sıradan bu görüntüsü, normal şartlarda, normal insanlara, muhalefette ihanet aratmaz, aratmamalıdır.
“Felaket gelmiş, dünya memleketin başına yıkılmış; sarışın, çekik gözlü japon hanım ve yanındaki kolaylaştırıcı avukatla birlikte zerre kadar gündeminden kopmamış...”
“Saat 12’ye geliyordu, arada bir ‘Acaba deprem yayınına geçmişler mi’ merakıyla çekik gözlü sunucu ile bıyıklı semiz arkadaşına döndüm baktım, pozisyonlarını zerre kadar değiştirmemiş, hâlâ aynı meseleyi çözmeye çalışıyorlardı.” (08.02.2023 – Habertürk – Muhsin Kızılkaya – 6 Şubat 2023,Pazartesi”)
Suçlanma sıfatlarına bir yazar aracılığıyla ‘’Nankörlük’’ de eklettirilenler kadir ve kıymet bilen kadim bir milletin mensubudurlar. 14 Mayıs’ta bir dirilik yaşanacaktır.
YARGILANANLARIN NOT ALMALARIDIR ÖNEMLİ OLAN
“... Sanıyoruz ki, geçmişi hatırlamamayı becerirsek, onun tesirleri kaybolur. Halbuki mazi, yalnız muhayyilede yaşayan bir vehimler halitası değildir. O etimize, kemiğimize ve iliğimize işlemiştir.”
Üstad Sezai Karakoç’un bu tespitini kitabın girişine koymuş yazar Cavit Marancı.
Kitabın adı: Söz ve fikir mahkeme karşısında/Sezai Karakoç yargılamaları.(Alioğlu Yayınevi)
“Kitapta anlatılan mahkeme safahatı ile ilgili kaynağımız doğrudan Sezai Karakoç Üstadın bizatihi kendisidir” vurgusunu kitabın arka kapağına özellikle yazan Cavit Marancı’nın, rahmetli Üstadla görüşmesi ve sohbetlerini, içten, sıcak ve samimi bir üslupla okuyucusuna aktardığını belirterek, Ramazan ayımızla ve yaşadığımız günlerin sancılarıyla ilgi kurulması kolay alıntılar yapmak istedik.
Her devirde bir şekilde koalisyon ya da ittifak protokolleriyle iktidarda olmuş, Özal tabiriyle söylersek, milliyetçi eğilimlerin yaşatamadığı gazetelerden “Ortadoğu”da 1975 yılında yayımlanmış ve günün Cumhurbaşkanına yazılmış “Açık Mektup”u, biz de hatırladık. Üstünde gereği kadar durup düşünceler, fikirler üretmediğimizi de.
“Kendi devrinde yaşadığı halde büyük bir fikir ve sanat adamlarıyla tanışmayan, onlarla ilgilenmeyen, onlardan takdir hislerini esirgeyen devlet büyükleri, daha sonraları tarihin acı ve hükmünden kurtulamamışlardır.”
Ömer Öztürkmen’in 1975’lerde yazdığı bu yol göstermenin, 2000’den sonra da gündem olmadığını bilmek, duymak, tanık olmak da, bir gün kayda aldıracağız umudunu taşıdığımız acılarımızdan olsun.
Merhum gazeteci Ömer Öztürkmen’in misali de hitap edilene uygun olarak, Batı kaynağından.
“Napolyon, Alman topraklarına girdiği vakit bütün harp planlarını bir kenara itip, ilk iş olarak devrin dehası Goethe’yi görmek ve onunla tanışmak istemiştir.”
Söz Üstad Sezai Karakoç’ta!
“Bu batıdaki Napolyon-Goethe karşılaşmasının bizdeki versiyonu da Timur-Hafız karşılaşmasıdır..” diyerek ve kısa bir ara vererek devam etti:
“İran’ı fethedip Şiraz kentini ele geçiren Timur, Hafız’a görmek ister.. Bulurlar.. Getirirler veya ziyaretine gider. Bakar ki, Hafız ufak tefek, hırpani, saçı sakalı ağarmış bir ademoğlu. Timur gürleyerek:
“Bre şair sen kimsin ki ‘Ey sevgili senin bir yan bakışına ben Semerkant’ı Buhara’yı veririm’ diyorsun? Neyin var ki neyini vereceksin? Ben o kadar yerler zapt ettim, cömertliğim dünya aleme malûmdur da, Semerkant’ı veremiyorum da... Şu halinde, sen mi vereceksin..?’’
Üstü başı dökülen Hafız sözünü sakınmaz ve omzunu silkeleyerek:
“Ben zaten vere vere bu hale geldim!’, diye karşılık verir.”
Kütüphaneler Haftası dolayısıyla Vefa Lisesinde konuşan Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, “Bugünkü Türkler şiir bilmiyor. Gençliğin yeni merakları var fakat şiirden anlamıyorlar. Bunlara hödük denir, iyi ihtisası var ama edebiyattan anlamaz” dediğini duyan ve okuyanların zihinlerine çakılması gereken tanıklığını da bu Sezai Karakoç anlatımının hemen altına yazmış Cavit Marancı.
“Hatta Napolyon’un Goethe’yi görünce sarf ettiği Fransızca cümlesini, ayrıca Hafız’ın beyitlerinin Farsçasını dahi söylemişti.”
“Cerrahi şeyhi, ihvan, sarık, ilahi, meşk meclisi ve huşu” kelimelerinin geçtiği bu Üstad Sezai Karakoç hatırası da iyi bilinmelidir.
“Sezai Bey bir gün hatıralarını anlatıyordu, Marmara Kıraathanesi günlerini. Aklımda kalanlar şunlar:” diyerek sözü sahibine bırakmış Cavit Marancı.
“Ben tek başıma masalardan birinde oturmuş bir şeyler karalıyorum. Kimileri sessizce, kimileri bağıra çağıra sohbet ediyor. Çat pat tavla pulları sesleri... Bazen bir sessizlik olur bazen bir gürültü, şamata kopar!
Bir başka masada Cerrahî Şeyhi Muzaffer Efendi... Etrafında ihvanıyla sohbet ediyor. Başında o fotoğraflardaki sarık var. Bir bakmışsın okudukları ilâhiyle kıraathaneyi bir meşk meclisine çevirmişler. Ahenkle boyun çevirmeleri, huşuyla ilâhiler mırıldanırken zikretmeleri, kahvenin bütün havasını etkisi altına alıyor.
Tavla pul şakırtıları ve bağrışmalar azalıyor, bir sessizlik çöküyor ama kimse şikâyetçi değil. Hoşumuza gidiyor aksine... Ben yazmayı durdurup onları dinliyorum...
Böyle bir yer işte!”
Günümüzle kıyaslamak gerekir diye düşünüyoruz bu İstanbul yaşanmışlıklarını.
Nerede neyi, nasıl kaybettik?
İnşaatçılıkta yahut inşaatlarla kazanmak bir kazanmak mıdır?
Anlatılan olayın bir kopyası, bugün hangi İstanbul mekanında tekrarlanabilir?
İki yıldız aynı karede resmedilmiş.
Aynıları demesek de, benzerleri, yakınları niye yok bugün? Ve neden yetişmedi yirmi küsur senelik geçmişimizde?
Ne olacak, nasıl olacak da yüzyıl bizim olacak?