Kurtuluş mücadelesi sandıkta verilir

Abone Ol

Erbakan Hocamız 2007 seçimleriyle ilgili yaptığı toplantılarda ve basına yönelik açıklamalarında “Her seçim önemlidir ama 2007 seçimleri çok daha önemlidir” diyerek, büyük bir tehlikeye işaret ederdi.

Çanakkale’de kapıdan kovulan düşmanın 2007 seçimleriyle birlikte bacadan girmeye çalıştığını, buna izin verilmemesi gerektiğini söylerdi.

Irkçı emperyalistlerin hedeflerini birer birer anlatarak Sevr haritasını ortaya koyar ve 2007 seçimlerinin “var olmaya ya da yok olmaya” karar verilecek bir seçim olduğuna dikkat çekerdi.

Halbuki güncel siyasetin ve elbette Saadet Partisi dışındaki mevcut siyasi partilerin o günlerde gündeminde ne vardı diye şöyle bir hafızamızı yoklasak Türkiye’deki kısır tartışmalardan en kuvvetlisiyle, yani laik-dindar çekişmesiyle yatıp kalktığımız bir dönemi yaşadığımızı hatırlarız.

“Eşi başörtülü bir adam Çankaya’ya çıkabilir mi, çıkamaz mı”, “Cumhurbaşkanı seçiminde TBMM’de yeter sayı için 367 oy gerekli mi, gereksiz mi” tartışmaları Anıtkabir’den başlayarak illere doğru yaygınlaştırılan “biz kaç kişiyiz” temalı Cumhuriyet mitingleri eşliğinde yürütüldü.

Koca bir ülke böylesi anlamsız bir tartışmaya itildi ve sonuçta bundan iki kutbun iki partisi, AKP ile CHP, kazançlı çıktı.

Ama kaybeden kim oldu denilirse, ne yazık ki, Türkiye’nin insan ve imkân kaynaklarının tarumar edilmeye başlandığı, toprağın altımızdan kaydığı bir döneme doğru geçiş yapıldı.

Yani İkinci Sevr’in uygulanması için Türkiye çok daha hızlı bir şekilde kolay lokma haline getirilmeye başlandı!

Nitekim 2007 sonrası başlatılan Ergenekon operasyonları ve 12 Eylül 2010 referandumu gibi gelişmelerin Türkiye’ye hangi maliyetleri olduğunu yıllar sonra iş işten geçtikten sonra bizzat AK Parti yöneticileri itiraf etmek durumunda kaldı.

Türkiye kendi iç gündeminde böylesi plansız ve tehlikeli bir süreç ile oyalanırken dış politikada ise tam anlamıyla güncel yanılgıya yenik düşürüldü.

2003 Irak işgali “demokrasi” nidalarıyla, Tunus’ta başlatılan ve dalga dalga bölgeye yayılan ayaklanmalar “bir milletin uyanışı” aldatmacasıyla “Bahar” havasında servis edildi.

Türkiye, estirilen bu bahar havasının aslında ırkçı emperyalistlerin Büyük İsrail planına hizmet eden bir gelişme olduğunu anlayamadı. İktidarıyla muhalefetiyle siyaset, bu konuda adeta elinde kova bir o yana bir bu yana koşuşturup yangını söndürmeye çalışan Millî Görüş’ün sesine kulak vermedi.

Şimdi yıllar sonra bugün büyük çoğunluk hazırlıkların “bahar” değil, “kış” hazırlığı olduğunu fark etmiş durumda. Fakat artık eski Irak, Suriye ya da Mısır yok ne yazık ki!

Siyaset, yaşanılan hadiselerde bir değil birkaç adım sonrasını görmeyi gerektiriyor. Hele hele kurallarını kendinin belirlediği bir oyunu oynamayıp başkasının kurguladığı oyuna dahil olunduysa bin düşünüp bir adım atmak bir zaruret haline geliyor.

Erbakan Hocamız yalnızca 2007 seçimlerinde değil, ta Millî Görüş harekâtına başladığı ilk günden itibaren geçmişte topla-tüfekle yapılan kurtuluş mücadelelerinin artık seçim sandıklarında, oy pusulalarında verildiğini hatırlatır, bu yüzden seçimlere ayrı bir önem verirdi.

Zira ırkçı emperyalistler insanlığın kurtuluş ümidi olan Türkiye’yi etkisiz hale getirme hedefine siyaset aracılığıyla ulaşma derdindeydi.   

Bugün çok daha net bir şekilde görülmektedir ki; 2023 seçimleri tarihi öneme sahip olacak bir seçim olacaktır. Bu seçimlerin neticesi, Türkiye’nin muhtemel yol haritasını belirleyecek karakterde olacaktır.

Bu yüzden bu seçimler ile birlikte siyasete yeniden format atılması ihtimali çok daha yüksek sesle dile getirilmektedir.

Siyasete yeniden format atılma ihtimali, siyasi partileri de açıkça konumlanmaya itmektedir. Mesela iktidarın hiç sakınmadan İsrail rejimiyle normalleşme adımları atmaya başlamasını “formata gerek yok, güncelleme yapsak yeterli olmaz mı” çabası olarak anlamak mümkündür.

Yine bazı muhalefet partilerinin ya da muhalif isimlerin elçilik koridorlarında görüşme trafiğini yoğunlaştırması, elçilerin ya da temsilcilerin açıkça muhalefet lehine mesajlar vermesini de “onu alma bizi al” çabası olarak görmek mümkündür.

Hâlbuki bu iki yaklaşım da tam anlamıyla akıl tutulmasıdır. Şunu hiçbir zaman unutmayacağız ki; Türkiye’nin başına çoraplar her ne kadar işbirlikçi yöneticiler eliyle örülüyorsa da asıl rejisör, asıl akıl hocası ırkçı emperyalistlerdir!

İkinci Sevr’den, 20. Haçlı Seferi’nden korunmanın yolu Millî Görüş’ün sesine kulak vermekten, Millî Görüş’ün tecrübesinden istifade etmekten geçer!

Yok hayır biz güncel yanılgıya düşeceğiz, partilerin ya da adayların zihniyetlerine ve yapacaklarına değil de hangi ittifakın adayı kim olacak ve ne kadar oy olacak gibi magazin siyaseti konuşacağız!

Tek kelimeyle “yazık edersiniz!”