Kurtuluş kapısı ‘aralık’ değil!

Abone Ol

MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ

“Netanyahu’nun ve İsrail kodamanlarının şu anda en nefret ettikleri siyasi lider kimdir’ sorusuna Erdoğan’ın dostları da düşmanları da Tayyip Erdoğan’dır cevabı verirler.”

Geçen hafta yazdığımız “Gereğini yapan Ahmet bey” iltifatlı yandaş basın elemanının, ihbar yüklü paragrafını tekrar aldık buraya.

Siyasette 24 saat uzun zamandır, demişti merhum Demirel. Geçen haftadan beri çok şey oldu; dokuz gencimiz tutuklandı.

“Erdoğan’ın dostları da, düşmanları da…”

İfadesinde “Dostlar” açık ve net iken, “Düşmanlar” neden gizli: Mademki düşmanlıkları biliniyor, neden açıkça yazılmamış kim ya da kimler oldukları?

Yoksa bizim devşirme dediğimiz yandaş medyanın öndeki elemanı, kapasitesinin yetmeyeceği bir kışkırtmanın mı peşinde? En kısa zamanda bir düşman bulalım, hesabı mı var bir yerlerde.

Söz konusu ettiğimiz o yazısındaki son cümlesi, “Madalya” kelimesinden duyduğu ezikliğin dışa vurumu idi.

“Katil İsrail-İşbirlikçi AKP’’ cümlesini işiten Netanyahu, sloganın ikinci bölümünden aldığı muazzam keyifle kendilerine madalya bile takar.” (Ahmet Hakan – 25 Kasım 2024 – Hürriyet Gazetesi)

Konu madalya olunca, başka muhalif medya gazetecileri de ilgi duymuşlar.

Flash TV yorumcusu Can Ataklı’yı dinliyorum. Önce sayın Erdoğan’ın protestocu gençlere cevabını veriyor:

“Aynen Siyonistlerin dili, ağzı, gözü olmak suretiyle burayı provoke etmeye ne kadar çalışırsanız çalışın, netice alamazsınız.

Siyonistler, Tayyip Erdoğan’ın nerde durduğunu çok iyi biliyor, ama siz hala anlayamamışsınız!”

Anlatamamak fiilini düşünmeden Sayın Can Ataklı’yı dinleyelim.

“Peki, tutuklama niye? Suç ne? Efendim, Erdoğan’a hakaretmiş. Niye hakaret olsun? İsrail’le ticaret devam ediyor. Erdoğan’da diyor ki: Siyonistler beni iyi bilir. Bilmiyorum. Madalyayı takan onlar, ne kadar bilirler, bilemem. Şu anda çok şahince konuşuluyor da, İsrail ne kadar rahatsız, onu bilmiyoruz. Tutuklama konusu çok tuhaf.”

Zaman böyle geçiyor!

HALEP ORDAYSA BİZ NEREDEYİZ?

Şehrimizin Fatih zamanında yapılmış Ulu Cami avlusunun bir kenarına sürekli sergi açan ve geçimini sattığı kitaplardan sağlayan; babamın her gördüğünde selamlaştığı o mahzun duruşlu amcadan aldığım, Hazreti Ali’nin Hayber Kalesi cengi ile Aşık Garip ve Şah Sanem kitaplarından da beslenmişti ilkokul yıllarındaki çocukluğum.

Balkanlar dahil Türk dünyasında bilindiğini sonradan öğrendiğim Aşık Garip hikayesinden hafızama kazınan üç şehir adı vardı: Tiflis, Erzurum ve Halep.

Tiflis, Aşık Garip hikayesinin ötesinde hayallerimde yer etmezken, asker hikayelerinin şehri Erzurum’u hep kar mevsimli düşünürdüm. Halep ise, çocukluğu Osmanlı’da, gençliği Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçmiş rahmetli babam ve akranlarının hasretle andıkları ve bu anmalarda seslerinin titrediğini hissettiğim tek şehirdi.

Aralarında Halep’i görmüşlerin olmasından mı bilmem, üçlü beşli sohbetlerini nihayetlendirdiklerini, ilk kalkanın duasından anlar ve ben de o hallerine katılmak isterdim.

Rahmetli üstad Necip Fazıl’ın, en sevdiğim kitabı “Bab-ı Ali”nin son cümlesi olarak gördüğümde, çok duyduğum o duayı, bu nasıl bir bütünlük hazzımı ve kavuşma sevincimi burada anlatamam.

“İşte geldik, gidiyoruz. Şen olasın Halep şehri!”

Gitmeye gönüllü içi rahat insanların bu son arzularında ışıldayan Halep, görmemiş olsak da içimizi hep yakmıştır.

 Bırakılacak dünyanın kalanlarına, “Şen, şatır” olmasının istendiği Halep’e, bu veda duasının ötesinde, atasözü ve deyimlerimizle de can verdik biz.

 Halep’e hasret birinin, yaşadığı yeri sevmesine ayar vermek çıkışlı, “Halep oradaysa, arşın burada!” deyimimiz ilk aklımıza gelendir. Ve bu deyim o kadar içimize işlemiştir ki, Barış Manço’nun o şarkısı, insanımızda, beklenen marş muamelesi görmüştür.

“İşte Halep, işte arşın” derken Barış Manço, haritamızda olmayan Halep’i de, hesaplamalarımızdan çıkardığımız “arşın”ı da yeniden bulmuş ve sahiplenmiştik. Hatta “Deveye hendek atlatmak” misalimiz de tekrar can bulmuştu sözlü edebiyatımızda; rahmetli Barış Manço’nun “İşte hendek işte deve” işaretlemesiyle.

Bir siyasi insanımız üzerinden anlatılan bir fıkra var; bu deyimi özümsemiş insanların, mizah gücüne tavan yaptıran bir fıkra.

Siyasetçi konuşmalarının, çoğaltılarak gazetecilere dağıtıldığı bugünlere hiç benzemeyen, geçen asrın bir gününde yaşanmış olayı, gerçekten gazeteci olan birinin yazmasıyla öğrenmiştik.

Meclis’te bir gün. Kıbrıs çıkarmamızın Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in merkezde olduğu bir sohbet anı. Misafirlerinden biri, köylü hassasiyetinin sevimliliği içinde Turan Güneş’e anlatır: Efendim, geçenlerde Hendek’e gitmiştim. Adınızı orada da duydum. Sizi orada da tanıyorlar.

Hendek, Sakarya ilinin ilçesi. Kocaeli milletvekili Turan Güneş seçmeninin bu haberciliğinden övünç çıkarmakta geç kalmaz.

“Evet” der. “Beni Hendek’te de tanırlar, ama hendeği geçince tanımazlar.”

Aşık Garibi Tiflis’ten çıkarıp Erzurum üstünden Halep’e ulaştıran Türk dünyasını, yine bir başka şarkıcımız Cem Karaca’nın “Ağam kurban, paşan kurban, hallarımı neyleyim’ şarkısının vezninde diğer yazılarımızda yazdık. Bu bir nottur.

 BİR DESTEKÇİYİ, TEPKİCİ SANMAK

“Sayın Cumhurbaşkanımızın bir programı esnasında gerçekleştirilen protestonun neticesi olarak dokuz gencimizin tutuklanmasını yanlış bulduğumu ifade etmek isterim.”

Gazetemizin sitesinin en baş tarafında “Arınç’tan 9 kişinin tutuklanmasına tepki” cümlesiyle duyurulan haberin ilk paragrafından aldık yukarıdaki cümleyi.

Bu haberin “Tepki” vurgusuyla sunulması, dokuz gencimize uygulanan, Sayın Arınç’ın sığındığı tabirle söylersek, ‘’Yanlış’’a, bir itiraz desteği aramaktan kaynaklı değildir. Zaten AKP kurucusu Sayın Arınç’ın özgül ağırlığı da böyle bir desteğe ters düşer.

Medyanın her tür etiketlisinde, o dokuz gencin “Filistin’e yardım ediniz” temalı istek cümlelerinde olumsuz sayılacak hiçbir kelime olmamasına rağmen, olayın “protesto” tarifinde yazılmasına, Sayın Arınç da katılmış ve tutuklanmalarını “Netice” olarak kabul etmiştir, AKPli bir hukukçu olarak.

Sayın Arınç’ın, (X) okuyucularının merhamet duygularını kıpırdatmak gayesiyle kurduğunu sandığımız cümlesinin son kelimelerine gizlediği endişe, rica ediyorum yakarması menşeilidir.

“…dokuz gencimizin tutuklanmasını yanlış bulduğumu ifade etmek isterim.”

Tutuklamalar yanlıştır! Diyebilmek var iken, “Yüksek müsaadelerinizle” veya “lütfedip bana izin verirseniz” çağrışımlı ve kelime israflı ‘’Bulduğumu ifade etmek isterim” dolambacında kaybolması Sayın Arınç’ın, ‘’Trol’’ hücumlarını önlemeye yönelik olsa gerek.

“Geçmişte de örnekleri olan bu gibi uygulamalar…”

Mızrak çuvala sığmadığından 28 Şubat’ın adını “Geçmiş” koyan Sayın Arınç’ın tek hedefi var: Partisine yüklenen taşların ağırlığını inkar etmek: Bir biz mi yaptık? Geçmişte de oluyordu, ne çabuk unuttunuz, alışkın olmalısınız. Türkçesi budur, örnekleri var gerekçesinin.

Paylaşımının başına ve sonuna “Saygı” sunumunu yerleştiren Sayın Arınç’ın, “Tepki” sayılması istenen ve fakat hukuki bir hacminin olmadığına inandığımız edebiyat paralamasında, ‘’Sol’’ gösterip ‘’Sağ’’ vurduğu gözlerden kaçmamalı.

“Söz konusu hadisede tutukluluk halini gerektirecek bir zorunluluk yoktur” cümlesinden hemen sonra yazdığı şu: “Olayda suç unsuru var dense bile…”

 Sayın Arınç tepkici değil, destekçi olduğunu tarihe böyle kayıt ettirmiştir.