Kürtçülük ve Türkçülük yapanların akılları ne zaman başlarına gelecek?

Abone Ol

“IRKÇILIK yapmak, Şeriat tarafından kötü görülmüş ve reddedilmiştir. Şer’i tabiri ile söylemek icabederse, bu bir “Cahiliyet dâvası”dır. İslâm’ın varlığına ve devamına, refahına, saadetine karşı çok müthiş bir darbedir. Müslümanların “Ben Türküm, ben Kürdüm, ben Lâzım, ben Çerkezim” gibi iddialarla birbirleri ile olan bağlarını zerre kadar olsa bile gevşetmeleri asla uygun değildir.

Zira kavmiyetçilik zokası zehirlidir. Onu yutanlar hastadırlar ve ırkçılık zehriyle asla şifaya kavuşmazlar. Müslümanlar arasındaki içtimai bağların temelini atan, İslâm anayasasındaki “Bütün Müslümanlar kardeştir” ilâhî kelâmıdır. Bu ulvî düs-tura göre tevhid bayrağının altına giren, Resül-i Ekrem’i tasdik eden bütün mü’minler kardeştir.

Bu konuda birçok hadis-i şerif vardır. Bunlardan Buhari’de bulunan ve birini Hazret-i Enes’in, diğerini ise Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği iki hadis-i şerif şöyledir: “Hiç biriniz, kendi nefsi için olmasını istediği şeyi, din kardeşi için de istemedikçe, iman etmiş olmaz.” “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, hiç biriniz beni babasından, evlâdından daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.”

Bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, İslâm kardeşliği, ırk kardeşliğinden daha kuvvetlidir.

Bu gibi naslar, yani dinin kesin kuralları İslâm’ın şerefli dairesine giren Arapların, Acemlerin, bütün fertlerin ve kavimlerin arasında büyük bir sevgi ile birlikte eşitlik, hem de kardeşlik kadar kuvvetli bir eşitlik tesis etmiştir.

Bir Müslüman’ın en büyük derdi anası, babası, kardeşi değil, din kardeşleri ve İslâm cemaatidir. Bunu bir örnekle izah edelim:

Müslümanlar arasında görülen birlik ve beraberliği çekemeyen Medine Yahudileri, yeni dost olan bu eski düşmanları birbirine düşürmek istediler. Bunun için vesileler aradılar.

Küfür ve cehalet içinde sakal ağartmış Şas bin Kays adındaki hased eden, kıskanan ihtiyar bir Yahudi, bir gün sahabelerden Evs ve Hazrec’e mensup bir kaç gencin bir mecliste pek samimi bir şekilde sohbete ve muhabbete koyulmuş olduklarını görür. Buna canı sıkılır. Evs ve Hazrec’in aralarındaki düşmanlığı terk ederek böyle tek vücut olmaları, biz Yahudilerin buradaki varlığımız için pek büyük bir tehlikedir, diye düşünür. Yanında bulunan genç bir Yahudi’ye: “Git, aralarına gir. Buas Savaşı’nı, ondan önceki muharebeleri hatırlarına getir. Bu savaşlara dair şâirlerinin birbirleri hakkında söylemiş oldukları şiirlerden de birtakım şeyler oku!” diye tembih eder. Genç Yahudi, tecrübeli ihtiyarın tasarladığı lânetli davranışı aynen yerine getirir. Bunun üzerine Müslüman gençlerin damarlarındaki övünme duygusu galeyana gelir. Övünmenin arkasından çekişme kendini gösterir. İki taraftan her biri, diğeri hakkında, vaktiyle şâirlerinin söylemiş olduğu şiirleri hatırlar ve okur. Irk ve kavmiyet damarları harekete geçer. Derken birbirlerine sövmeye başlarlar.

Sonunda biri Hazrec’ten diğeri Evs’ten iki genç öfkeli bir şekilde diz üstü kalkarak birbirlerine ağır sözler söylerler. Söz arasında biri ötekine:

— İsterseniz, eskisi gibi harbi tazeleriz” der. Öbür taraf da: “Hay hay!” der.

Her iki taraf da öfkeden gözleri kararmış bir şekilde:

— “Haydi, silâh başına! Şehrin dışında ‘Harre’de buluşalım” derler.

Kavga meclisin dışındakilere de yayılır. Evsliler bir tarafta, Hazrecliler bir tarafta olmak üzere vuruşmaya giderler.

Bereket versin ki, hâdiseyi Peygamber Efendimiz zamanında haber alır ve imdada yetişirler. Derhal yanındaki Muhacirlerle birlikte hadise mahallini şereflendirerek hemen hemen savaşmak üzere olan savaşçıların saflarına şöylece hitap ederler:

“Ey Müslümanlar! Allah’tan sakının, Allah’tan sakının! Ben henüz aranızda iken, Allah Teâlâ size kurtuluş yolunu gösterdikten, sizi İslâm ile yükselttikten, Müslümanlık sayesinde sizdeki câhiliyet hallerine son verdikten, sizi kâfirlikten kurtardıktan, aranızı bulduktan sonra, câhiliyet devri iddialarına düşerek, eski hâliniz olan küfre mi geri dönüyorsunuz ”  Her iki tarafın da aklı başına gelir.”*

Bu nokta da tekrar sormak gerekiyor: Kürtçü ve Türkçü kardeşlerimizin akılları ne zaman başlarına gelecek

* Bkz. Babanzâde Ahmed Naim, İslâm’da Davayı Kavmiyyet, Sebilürreşad, 12/293, İstanbul 1914, s. 114-118.