Konuşuru olan her şekil ve ses
sisteminden müteşekkil yapıya dil denir. Yeryüzünde sadece iki insan tarafından
konuşuluyor olsa bile o ses ve şekil sistemi bir dildir. Harflere şekil ve bu
şekillerin telaffuz edilişine ses dediğimizi ayrıca anlatmaya gerek duymuyoruz.
Harfler sesten bağımsız olarak evrensel bağlantısızlık ilkesi’ gereğince ait
olduğu dilin sesini vermesi için kodlanmış birer sistem parçalarıdır. Yani a
harfi a diye ses çıkardığımız için değil Latin alfabesinden Türkçeye
uyarlanırken çeşitli durumlar göz önünde bulundurularak ve en önemlisi bir
sistemleştirme yapmak gayesiyle o harfle ifade edilmiştir. Yoksa a harfi a
dediğimiz için şuan yazdığımız şekli ifade eden sabit bir harf olsaydı her
alfabede bu harf bu şekilde olurdu. Bu durum her dilde böyledir. Alfabeyle
anlam dünyasının uzak ya da yakın bir sebebi ve sonucu yoktur. Türkçede
kelimeler de böyledir, örneğin demir madeni sert bir nesne olduğu için demire
demir denilmemiştir. Kaldı ki demir kelimesi yumuşak seslerden oluşmuş bir
kelimedir. Dilin sentaks yapısına dair morfolojik bir yetkesi varken fonetik
açıdan müzik yaratma ruhsallığı da var. Alfabede ise böyle bir durum söz konusu
değil. Alfabe dilin güncel kıyafetidir.
Toplumda dil dendiğinde çoğu zaman
alfabe anlaşılıyor. Alfabeyle dili birbirine karıştırmamak gerek. Dil bir
milletin kültür, sanat ve edebiyatıyla birlikte bireysel, sosyal ve siyasal
hayatına ait bütün bir medeniyeti ifade eden geniş bir yapı iken alfabe bu
yapıyı ifade etmek için kullanılan bir gereçtir. Türkçe, yaşlı dünyamızın en
eski dillerinden biri iken Türkçenin Latin alfabesiyle ifadesi 1 Kasım 1928’den
sonra olan bir durumdur. Bakû’de düzenlenen Türkoloji Kongresi’yle alınmış bir
karar sonucu Latin alfabesine geçiş yapılmıştır. Kaldı ki Latin alfabesindeki
bazı harfler de alınmamış, bir nevi Türkçeye uydurulmaya çalışılmış yani dilin
ifade gücüne giydirilmeye uğraşılmıştır. Ama daha öncesinde özellikle II.
Mahmut dönemiyle birlikte Türkçenin, Arap alfabesinin Türkçeye uyarlanmış hâli
olan Osmanlıca ile ifade edilmesinin zorluğu tartışılmış, alfabeyi sadeleştirme
çalışmaları teklif dahi edilmiştir. Osmanlının batılılaşma döneminde bu
tartışmalar ayyuka çıkmasına rağmen herhangi bir değişikliğe gidilmemiştir.
Çünkü devlet bütün kurumlarıyla çatırdıyorken ve bu çatırtıların siyasi
sebeplerini ortadan kaldırmak için batı standartlarında kurumlaşmaya gidiyorken
alfabe konusuna vakit ayıramamıştır.
Türkçe, tarihin bütün zamanlarında resmi
devlet dili olarak kabul görmüş bir dildir. Bunda birince etken
edebiyatçılardır. Bir dilin edebiyatı olmadığı zaman o dil siyasal ortamda da
kabul görmez. Tarihin bütün dönemlerinde siyasi otorite edebiyatçılarla
birlikte dil ile bağdaşımlı hareket etmiştir. Çünkü edebiyatçılar özellikle
şairler bir milletin hem geçmişi, hem hafızası ve hem de geleceğidir. Millete
ait duygu ve düşünceleri ifade etmekle birlikte o duygu ve düşüncelere yeni yön
verirler. Şairleri olmayan bir milletin dili de yoktur. Türk milletinin
şairleri olmakla birlikte dili de var olmuş ve böylelikle Türkler tarihin her
döneminde mutlaka tarih sahnesinde yer almışlardır.
İnsanın diğer varlıklarla kurduğu bütün
iletişimde dil en önde yer alan hayati bir göstergedir. Dil insanı sadece
konuşma biçimiyle diğer varlıklardan ayırmaz; duygu, düşünce ve yaşayış
genişliği ve derinliği ile de diğer varlıklardan ayırır. Her insan diliyle
düşünür. Her insan diliyle duygulanır. Diliyle anlam verir. İfade eder.
Kısacası, “Dil varlığın evidir” (Martin Heidegger). Dil bu dünyada olduğumuzun
kanıtıdır.
Her milletin bir dili olduğu gibi Kürt
milletinin de bir dili var; Kürtçe. Kürtçe ilk defa bir devlet tarafından
resmen tanındı; her ne kadar siyasilerimiz adliyelerde davalının savunma dili
olarak kabul edildiğini söylese de, Kürtçeyi ilk defa Türkiye Cumhuriyeti
resmen bir dil olarak tanıdı. Bu tanımanın öncü işaretleri var. Nedir onlar
Ünlü Kürt şair Ahmed-i Hani (1650–1707) tarafından yazılan ünlü Kürt aşk
destanı Mem û Zin kitabının yakın zamanlarda baskı üstüne baskısı yapıldı.
Sonra, 2007 yılında vefat eden Kürt romancı Mehmet Uzun bazı romanlarını Kürtçe
yazdı, bazı romanları ise Kürtçeye çevrildi. Yine, Kürt şair Murathan Mungan’ın
şiir kitapları Kürtçeye çevrildi. Bunlara benzer örnekler 2000’li yıllardan
önce vardı sonra ise artarak devam ediyor. Bu çabaların ürünü olarak Kürtçe
oturmuş bir dil sistemine doğru evrildi. Nasıl oturmuş bir dil sistemi; Kürt
edebiyatçılar kendi dillerinde eser veremediği için Kürtçe bir dil sistemine
oturtulamıyordu. Yani daha düne kadar öyle bir dilin var olup olmadığı bile tartışma
konusuydu. Kürtçe, konuşurunun çokluğu nispetinde resmi olmasa da ama artık var
olan bir dildir. Kürtçede de Latin alfabesi kullanılıyor. Tabi Türkçeye
alınmamış harfleriyle birlikte. Kürtçe eril ve dişillik yönüyle Avrupa
dillerine yakınken bir varlığı adlandırma çokluğuyla Arapça ve Farsçaya yakın
bir dil. Şimdilik barındırdığı kelimelerin yarıdan çoğu Türkçeden kopyalanmış
ama Türkçeye de kelime vermiş bir dildir.
Ne diyordu ünlü dilci Noam Chomsky, “Dil
zihinsel bir organdır.” Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Irak’ın kuzeyine gitmek
isteyen kendi vatandaşlarına Kürdistan pasaportu veriyorken aynı zamanda Kürt
dilini yok sayması devlet politikasının ne kadar sakat olduğuna da örnek teşkil
ediyor.