KÜRT SORUNU KALDIĞI YERDEN

Abone Ol

2009’dan beri sürdürülen barış sürecinde gelinen noktanın, “Hamburg Dramaturjisi”( Hamburgische Drama turgie   )nden mülhem bir insanlık dramına dönüşmesi, Güneydoğu’da durumun daha vahim bir boyut almasını tetiklemiştir.

Global çerçeveye oturtulmaya çalışılan Güneydoğu sorununa tarihi perspektiften baktığımızda, Abbé E.Wetterlé’nin ;‘En Syrie avec le Général Gouraud”kitabındaki anlatımla;  Mösyö Fulborcs’ün evine atılan bir kibrit kıvılcımının büyüyerek İzmir yangınına neden olması gibi, mevcut terörün şiddetlenmesiyle birlikte olaylar örgüsünün kazandığı boyut, Türkiye yangınını da beraberinde getirmeyi amaçlamaktadır.

Kuşkusuz, göreceli huzuru bozan Güneydoğu’daki olaylar, yıllarca terörle iççice yaşamaya çalışan insanları daha da derinden etkilemektedir. Bu güç koşulların örtbas edilmeye çalışılması ilerde terörden daha büyük sosyo-ekonomik yıkımlara neden olabilecek potansiyeli bağrında taşımaktadır.

Türkiye’yi diğer Ortadoğu ülkeleri gibi bölünme sürecine sokmaya çalışan Batı, kendinden menkul (self-referential) söylem ve yakıştırmalarla, ironi şekilde Türkiye’ye karşı suçlamalarını sürdürürken, asıl olan ABD-İsrail arasındaki siyasi sembiyoz ilişkiyi maskelemeye çalışmaktadır.

İşte bu noktada, Ortadoğu’daki vahim  ‘çatışma stratejisi’ üzerine eklemlenmeye çalışılan Güneydoğu sorunu, aslında Batı tarafından oluşturulmaya çalışılan Türkiye merkezli bir “kriz bölgesi” ve bu krizi ortadan kaldırılması amacıyla soruna müdahaleci bir politika içerisine girilmesi ve müdahil olunması politikalarının gereği olsa gerek.

Görüldüğü üzere, PKK’nın süreç yolunda sürekli ayak sürtmesi ve çözümün silahın gölgesinde olması konusundaki tavrı ve en önemlisi silahı “Demokles’in kılıcı” gibi potansiyel tehdit ve bir güç unsuru olarak görmesi, bir bakıma Türkiye’yi, Batı’nın ‘mandate’ anlayışına mahkûm etmeye yönelik bir girişim olsa gerek. İşte, ‘çözümü çözümsüzlüğün aracı’ olarak manipüle etmeye çalışan Batı ve PKK, Türkiye’yi köşeye sıkıştırarak bu yolla belirlenen hedefe varmayı amaçlamaktadırlar. 

Batı, aynen Musul politikasında sergilenen oyun gibi, ‘siyasi çakıl taşı’ ile kendi siyasi anlayışıyla örtüşen yeni yapı-taşlarını Güneydoğu’ya döşenmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşım ister istemez, dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın 5 Şubat 1927’de ‘Stanboul’da yayınlanan demecinde; “Türkiye’nin Musul’u barışın yüce çıkarları uğruna feda ettiğini” gayet rahat bir tavırla ifade ediyordu. Şu anda, Güneydoğu’da belirli odaklar tarafından seslendirilmeye çalışılan Musul benzeri politika beklentisi mevcuttur.

Ortadoğu’da terörün gittikçe artan bir tehdit unsuru haline gelmesi, bizleri Batı’nın niyetleri konusunda daha fazla kaygı duymaya sürüklemektedir. Türkiye’nin salt Güneydoğu ve Kuzey Suriye sorununu dikkate alarak ABD’nin yanında saf tutması, Türkiye’nin geleceğine dair kaygıları daha da artırmaktadır.

Hükümetin İncirlik Üssü’nü ABD’ye açması, 1941 yılında Irak’ta Raşit Ali Geylani’nin darbe girişimi sırasında Türkiye’nin, Almanya’ya karşı İngiltere’nin yanında yer alması darbe girişiminin bastırılmasını kolaylaştıran en büyük etmen olmuştu. Buna rağmen,1944’te iki ülke arasında yeniden keskinleşen kutuplaşma sonucu, İngiltere tarafından Türkiye’ye karşı bir ‘itimat buhranı’ ortaya çıkmış ve bunun sonucu olarak İngiltere ve ABD tarafından Türkiye’ye yapılan tüm askeri yardımlar bir anda kesintiye uğramıştı.

Bu gerçekten hareketle, Suriye ve Irak krizinden sonra ABD’nin yarın Türkiye’ye karşı nasıl bir tavır sergileyeceği ve Kürt kartını yeniden nasıl ele alacağı doğrusu merak konusudur. Bilindiği üzere Türkiye, Batı politikalarını tek taraflı benimsediği müddetçe; ‘The Clean Fighting Turc’( Temiz Döğüşken Türk)  nitelemesiyle o anda adeta en güvenli müttefik konumuna çıkarılmaktadır.

Bugün, Türkiye’yi göklere çıkaran Batı, yarın Kürt sorunu konusunda yeniden yermeye başlayacağı malumun ilamı olsa gerek.