İki yüz yıldır ümmetin yaşadığı zihinsel dağılma boyut değiştirerek devam ediyor. Batılılaşma ve modernleşmeden sonra şimdi de her özgünlüğü yok eden küreselleşme etkisindeyiz. El dokuması halı üzerine serilen sentetik yer döşemesi gibi. Öyle pazarlanıyor ki, kullanmasak büyük fırsatı kaçırmış olacağız. Küreselleşme kanalları öylesine büyüsel bir sunum yapıyor ki, orijinal olanın imitasyon karşısında itibarını koruması çok zor.
Küresel imajlar, yerel renkleri soldururken güneşi de sıvamaya çalışıyor. Yeryüzünün kurucu ve taşıyıcı gücü ümmet kurumudur. Bu kuruma bağlı olan her bireyin, güneşin balçıkla sıvanmasına direnmesi elzemdir.
İnsanları farklı yapıları ile birlikte tutan birlikler var. En gelişmiş ülkeler, büyük birlikler altında toplanıyor. Örneğin Avrupa Birliği ekonomiden kültüre, her alanda birliği önemsiyor ve birleşiyor. Yarım yüzyıl önce birbirinin toprağına göz diken Avrupa, bugün Nevşehir’den Niğde’ye gider gibi sınırları kaldırdı. Dünyaya nizam veren gelişmiş ülkeler, büyük şemsiyeler altında farklılıkları ile bir arada olmayı önemsiyorlar.
Ekonomik birliktelik temelinde bir araya gelen güçlerin, dünyaya sömürü dışında ne kattıkları ortada. Bunun yanında ümmet birlikteliği, farklı özellikleri zenginlik olarak gören, insanlığa esenliği esas alan birleşme biçimidir. Ümmet şemsiyesi altında her birey ötekini kardeş olarak görür. Onları barbarca yarıştırmaz. Kardeşlik, dayanışma ve paylaşmayı öğütleyen bir aidiyet bağıdır. Kapitalizmin var olmak için ötekinin ayağını kaydırma anlayışını reddeder. Alışverişe gelen müşterisini, siftah etmeyen komşuna gönderir.
Küresel kuşatma karşısında, Müslümanlar ümmet bilincinin ne kadar farkındadır Bu bilinci manipüle eden psikolojiler var elbette. Baktığımızda üç nokta öne çıkmaktadır. İlki, ırk yani kavme dayalı anlaşmazlıklardır. Seçemediğimiz, yaradılıştan getirdiğimiz kavim bağını önemsedikçe, öteki üzerinde bir üstünlük algısına dönüşebilmektedir. Asya›da dünyaya gelmek ya da sarı benizli olmak, üstünlük ya da aşağılık algısına neden olmaktadır.
İkinci kaos mezhep kavgalarıdır. Bazı insanlar için sahip olduğu mezhep, taassup derecesinde sevimli gelir. Öylesine ötekileştirme yaşanır ki, iş, kardeşkanı dökmeye varır. Ne ki mezhep, dini daha anlaşılır yaşayabilmek için bir seçilen bir yoldur. Daha büyük anlamlar yükleyerek, kavga sebebi yapmak olsa olsa cehalettir.
En kırılgan olanı ve küresel güçler için kullanışlı çatışma unsuru ise, ‘görüş ayrılığı’dır. Ilımlı revizyonist hareketlerden, şiddet yanlılığına kadar aynı yelpazede duran yapılar, küresel güçlerin yapılandırdığı ortamlarda çatışıyor. Ümmet üst bağı, kimseyi durduramıyor ve kardeşlik hukuku çiğneniyor.
Duygularımız bizi kolaycılığa sürüklüyor, doğuştan getirdiğimiz özelliklerimize tutunuyoruz. Kısa yoldan edindiğimiz payelerle kendimizi ifade ediyoruz.
Kullanılan mobil telefonun markası ile benliği pazarlamak kadar küresel vatandaşlık akımı altındayız. Dilimiz fakirleşiyor giderek daha yabancısı olduğumuz bir dilin mağduru oluveriyoruz.
Sahici bir karakteri olan ümmet kardeşliğinin sinelere taşıdığı izzet, öteki kimliklerden daha kalıcı bir psikoloji sağlıyor.
AÇLIKTA BİRLEŞEN ÜMMET KALPLERDE DE BİRLEŞMELİ
Yapılan bir araştırmaya göre İslam ümmeti arasında en çok icma edilen ibadet oruçtur. Yani Müslümanlar farklı yorumlara sahip oldukları halde oruç; üzerinde en az yorum farkıyla uzlaşılan bir konu.
Ümmet açlıkta birleşiyor. Afrika dünyanın aç bölgesi. Yüzyıllardır sömürünün sembolü oldu. Ezan okunan bölgelerde bugün üç şey var; yoksulluk, güvenlik zafiyeti ve belirsizlik.
Her alanda yaşanan belirsizliği, dinamize eden başlıca etkenler ve projeler var. Müslümanların moralini kırmak onların kurucu aktör olmalarını engellemek. Ezan okunan beldelerde bombaları patlatarak geleceklerini hayallerini ve umutlarını kırmak. Kendilerini geliştirmek için planlama yapmalarını engellemek.
Bu açlık günlerinde Peygamberimizin (s.a.v.) hayat biçimi haline gelen riyazet aynası karşısındayız. O, “el fakru fahri” demişti. “Ben fakirliğimle övünürüm.” Kral peygamber olmak yerine kul peygamber olmayı tercih etmişti.
Mana ile diriliş için tokluğu adamak gerekir. Zor olan bir yoldur zira açlık büyük imtihandır; edebiyatı olmaz, övgüsü de. Hikmetle bakmalı ve sırrı anlamalı. Doyumsuz bir dünyada yarı tok ya da açlık haliyle buluşacağımız anlamlar vardır. Obezite medeniyetinin anlamadığı hikmet; terazi misali kalbi doyuran bir açlıktır bu.
Oruçta vahdet eden ümmet, küresel çarkın içinden çıkabilmek için kalplerde buluşacağı bir zeminin hasreti içindedir. Bu Ramazan’ın buna vesile olmasını temenni ediyoruz.
AÇLIK DİLİNDE BULUŞAN ÜMMET
Batılı kafa, yalın ayaklı medeniyetin antidepresan kullanmadan nasıl ayakta kaldığına şaşırıyor: “Barakalarda yaşıyorsunuz; Amerikan yaşam tarzını da yaşamadığınız halde neden bunu sorun etmiyorsunuz” diyorlar.
Bangladeş, Hindistan, Pakistan ve Afrika; ümmet coğrafyasının neresine bakarsınız dünyanın garipleri oradadır. Ayağı yalın, gönlü kırık. Aç toplumlar, bu sorun nedeniyle dünyayı ateşe vermeyi akıllarından geçirmiyorlar. Açgözlü toplumlar ise yedi bağırsağı dolduğu halde saldırganlar. Empati kurarak sakinleşmek yerine saldırmak için yarış içindeler.
Kara kıta, açlığını ramazan açlığına karıyor. Bir yaşama biçimi onların ki.
Avrupa dillerini ana dilleri gibi konuşular. Beyaz adamı gördüklerinde kaygıları artar. İki yüz yıllık hafızaları onlara bu psikolojiyi veriyor.
‘Beyaz adam’ son numarası ile yeniden “cık” diyor kara tenlilere. Bu kez metal bileklik takmıyor koluna, eline verdiği mobil telefonla ‘uygar’ olma fırsatı sunuyor. Yeni bir hinlik var işin içinde.
Küresel hegemonya, sınır tanımaz bir hodbinlikle, adı Hacer, Fatıma, Yasin ve Osman olanları hizaya getirmeyi aklından hiç çıkarmıyor.