Geçtiğimiz hafta, küresel ısınmanın insanlığın geleceği üzerindeki gölgesini biraz daha derinden hissettik. Resmi kayıtlar, 2024 yılının sanayi öncesi döneme kıyasla küresel ortalama sıcaklığın neredeyse 1,5°C arttığı, tarihin en sıcak yılı olarak kayıtlara geçtiğini duyurdu. Buzulların eriyişi, deniz seviyelerinin yükselişi, aşırı hava olaylarının sıklığı… Bilim insanları, uzun zamandır alarm zillerini çalıyor: Eğer sera gazı emisyonlarını hızla azaltmazsak, 2100 yılına kadar gezegenimiz ortalama 3°C daha ısınabilir. Uluslararası bilim çevrelerinin raporlarında 'medeniyetimiz için felaket senaryosu' olarak sıkça dile getirilen bu eşiğe ulaşma riski giderek artıyor. Küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamak için 2030’a kadar emisyonlarda %45 azaltım ve yüzyıl ortasında net sıfıra ulaşma gibi hedefler, uluslararası iklim panelleri ve bilim insanları tarafından da sıklıkla vurgulanıyor. Zira aksi takdirde iklim sistemlerinde geri dönüşü olmayan eşiklerin aşılmasından duyulan endişe, kapımızı çalan bir gerçeklik.
Bu küresel tehdit, Türkiye de dahil olmak üzere her coğrafyayı derinden etkiliyor. Akdeniz havzası özellikle kırılgan bölgelerden biri; uluslararası iklim raporlarında ve verilerde belirtildiği üzere Akdeniz’deki ısınma dünya ortalamasından 1,5-2 kat daha hızlı gerçekleşiyor. Hatırlayınız, 2021 yazında güney kıyılarımızı kasıp kavuran orman yangınlarını… Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketi olarak 150 bini aşkın hektar orman kül oldu. Aşırı sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, ani seller… Bunlar artık istatistiki bir sapma değil, hayatımızın acı birer parçası. Önde gelen bilim insanları, küresel ısınma 1,5°C eşiğini aşarsa Grönland ve Antarktika buz tabakalarının çöküşü, Amazon Ormanı’nın yok olması, okyanus akıntılarının durması gibi bir dizi büyük felaketin yaşanabileceği konusunda uyarıyor. Gezegenimizin dengesi, bıçak sırtında.
Peki, bilim camiası bu denli canhıraş bir çaba içindeyken ve dünyanın dört bir yanında iklim hareketleri yükselirken, küresel ölçekte nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız? Ne yazık ki, büyük bir ikiyüzlülük manzarasıyla! İklim değişikliğinin tarihi ve mevcut sorumlusu olan gelişmiş Batı ülkeleri, söylemde yeşil bir gelecek vaat ederken, eylemleriyle tam tersini yapıyor.
Rakamlar yalan söylemez: Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre 2022 yılında dünya genelinde fosil yakıtlara verilen sübvansiyon miktarı, ilk kez 1 trilyon doların üzerine çıktı. Bu devasa desteklerin önemli bir bölümü ise bize iklim dersi vermeye kalkan ABD ve Avrupa gibi büyük ekonomilerden geldi. Bir yandan "kömürden vazgeçin" diye öğüt verip, gelişmekte olan ülkelere vaat ettikleri yıllık 100 milyar dolarlık iklim finansmanını tutmazken, diğer yandan kendi sanayilerini ve tüketicilerini ucuz petrol ve gazla beslemeye devam ettiler. G7 ülkeleri yıllardır fosil yakıt sübvansiyonlarını sonlandırma sözü veriyor, ancak her kriz anında ilk yaptıkları, bu kirli sektöre para akıtmak oluyor.
Bu ikiyüzlülüğün en çarpıcı sahneleri uluslararası iklim zirvelerinde, yani nam-ı diğer COP toplantılarında sergileniyor. Küresel çözüm arayışı için toplanan bu zirveler, pratikte adeta bir karbon emisyonu şovuna dönüşüyor. 2021’deki Glasgow COP26 zirvesinin resmi karbon ayak izi 102 bin ton CO₂ ile rekor kırdı bir önceki zirvenin dört katı! Zirveye katılmak için yüzlerce özel jetin havalanıp atmosfere karbon yağdırması artık "alışılmış" bir durum. Mesela 2022’de Mısır’da düzenlenen COP27 boyunca 400’den fazla özel jet Şarm El-Şeyh’e indi, liderleri ve zengin misafirleri taşıdı. Dünya liderleri ve seçkinler, karbon emisyonlarını azaltmamız gerektiğini anlatmak için geldikleri toplantılarda, kişi başına normal bir yolcunun belki 10 katı, 20 katı karbon salımı yapmaktan çekinmiyor. Bu manzara, kamuoyunda haklı olarak “Onlar gerçekten samimi mi?” sorusunu doğuruyor.
Sadece hükümetler değil, Batılı milyarderler ve şirketler de iklim konusunda benzer bir çelişki sergiliyor. Teknoloji devleri ve zengin iş insanları, sıkça sürdürülebilirlik üzerine nutuklar atıyor, vakıflar kurup projeler yapıyorlar. Ancak yaşam tarzları ve iş uygulamaları söz konusu olduğunda aynı hassasiyeti görmek pek mümkün değil.
Örneğin, elektrikli araç devriminin öncüsü Elon Musk, iklim krizine teknolojik çözümler öneren vizyoner bir figür olarak tanınıyor. Ancak ortaya çıkan veriler, Musk’ın 2022 yılında özel jetiyle 171 uçuş gerçekleştirdiğini ve bu uçuşların toplamda yaklaşık 2.100 ton CO₂ salımına yol açtığını ortaya koydu. Bu, tek bir kişinin hem de temiz ulaşımı yaygınlaştırmaya çalışan bir kişinin yalnızca ulaşımdan kaynaklı ayak izinin, sıradan bir Amerikalının tüm yaşamsal faaliyetleriyle bir yılda yaydığı karbonun 130 katından fazla olduğu anlamına geliyor.
Microsoft’un kurucusu Bill Gates de yıllardır iklim değişikliğiyle mücadeleye yatırım yapıyor, hatta "İklim Felaketini Nasıl Önleriz" diye kitap yazdı. Fakat Gates de itiraf ediyor: Özel jet seyahatleri onun gizli zevkiymiş; bu lüks alışkanlığı yüzünden iklim konusunda ikiyüzlü damgası yemeyi göze aldığını söylüyor. Benzer biçimde, teknoloji devi Jeff Bezos, 2021’de Glasgow’daki COP26’da “dünyayı kurtaracağız” mesajları verirken, aynı yıl şirketi Amazon’un karbon emisyonları rekor kırdı. Amazon’un yıllık emisyonu 2021’de 71,5 milyon tona ulaştı ve bir önceki yıla göre %18, Paris Anlaşması’nın imzalandığı 2019’a göre %40 artış gösterdi. Bezos, her ne kadar 10 milyar dolarlık "Dünya Fonu" kurup çevre projelerine bağış yapacağını duyursa da, Amazon’un iş modeli daha çok kâr ve daha fazla tüketim üzerine kurulu olduğu için emisyon artışı durmuyor. Üstelik Bezos’un kendisi de mega yatları, uzay turizmi sevdası ve lüks tüketimiyle dev bir karbon ayak izine sahip.
Kimi büyük şirketler ve finans çevreleri de benzer şekilde yeşil görünen gri politikalar izliyor. "Net sıfır" hedeflerini ilan eden petrol şirketleri, bir yandan cüzi miktarda yenilenebilir enerji yatırımı yaparken, diğer yandan ana işlerini yani petrol ve gaz çıkarmayı var gücüyle sürdürüyorlar. Kâğıt üzerinde emisyonlarını azaltmak için karbon kredileri satın alıp "karbon nötr" olduklarını iddia ediyorlar. Oysa yakın zamanda ortaya çıktı ki, piyasada dolaşan karbon offset projelerinin önemli bir kısmı sahte veya abartılı. Yani şirketler para ödeyip orman kredisi alarak emisyonlarını telafi ettiklerini söylüyor ama ortada telafi edilecek bir azaltım olmadığı ortaya çıkıyor, tam bir aldatmaca!
Benzer şekilde "yeşil finansman" adı altında pazarlanan yatırımların bir kısmı da göz boyamadan ibaret. Büyük bankalar art arda çevre dostu olduğunu ilan ediyor, yeşil fonlar kuruyor ama madalyonun öbür yüzü daha karanlık: Finans sektörü Paris Anlaşması’ndan beri fosil yakıt şirketlerine yaklaşık 7 trilyon dolar aktardı. Evet, yanlış duymadınız; küresel bankalar 2016’dan bu yana petrol, gaz ve kömür şirketlerine 7 trilyon doları bulan kredi ve kaynak sağlamış. Bunun hatırı sayılır bir bölümü yeni petrol kuyuları, yeni kömür madenleri gibi genişleme projelerini finanse etti.
Bu tablo, Batı merkezli şirket ve sermaye çevrelerinin iklim söylemi ile eylemi arasındaki derin uçurumu gözler önüne seriyor. Dünya, felakete doğru sürüklenirken sözde lider! konumundaki aktörlerin güvenilmezliği, küresel iklim çabalarını baltalıyor. İklim adaleti talep eden gençler ve gelişmekte olan ülkeler, haklı olarak önce siz ev ödevinizi yapın diyor. Zira bugünkü iklim krizinde tarihi sorumluluğu en fazla olanlar, kendi konforlarından ve kazançlarından en ufak fedakârlığı yapmak istemiyor. Dünyamızın ne kadar adaletli olduğunu Gazze’de yaşananlarla daha iyi görmüş olduk zaten.