"Haydutluk"u, hukuk ve meşruiyete dayanmayan herhangi bir güç (kaba, teknik ve düzenli) olarak tanımlamak, dolayısıyla anlamak mümkündür. Haydutluk da bireysel ya da toplumsal nitelikli bir ilişkiyi içerir ama bu ilişki özü itibariyle maddi gücü temel alır ve amaç edinir. Manevî ve dolayısıyla değer ifade eden her türden nitelik haydutluğun itibar edip saygı duyduğu bir şey değildir. Bundan dolayı haydutluk, biçimsel olarak bir takım kurallara, teamüllere ilgi duyar görünse de, bunlar meşruiyeti sağlayıcı esaslar veya unsurlar olarak değerlendirilemez. Elbette haydutluğun bağlı göründüğü, riayet etmekle kendini yükümlü kıldığı, itaat etme zorunluluğu duyduğu "yasa"ları olabilir, hatta bu yasalar onun temel aldığı güçle doğrudan ilişkili gözükebilir. Ne var ki bu "yasa", ne hukukun, ne ahlâkın, ne örf ve adetin tecviz edemediği, özüyle bağdaştıramadığı bir mahiyetten, muhtevadan, sözde (pseudo) anlamdan ibarettir, denebilir.
Ayrıca haydutluk temel aldığı ve aynı zamanda amaç olarak onadığı gücü, herhangi bir işlem ve düzenlemeye tabi tutmadan kullanabilir. Buna kaba güç diyebiliriz. Ama her türden bilgi ve düşünceyi devreye sokarak mekanik bir düzenle gücü kullanmaya da yönelebilir. Eğitilmiş insan gücü olabileceği gibi bu, birçok bilimden yararlanılarak oluşturulmuş öldürücü alet ve silahlar da olabilir. Çeşitli mücadele, savaş yapabilecek orduların gücünden de yararlanabilir. Ama bütün bunları kullanmada, yararlanmada meşruiyete, hukuka, ahlaka, kısacası insanı insan yapan değerlere yer yoktur. Varmış gibi gözükse bile bu değerler anlamlarından, özlerinden soyutlanırlar, çarpıtılırlar, hoyratça kullanılarak tüketilirler.
Haydutluk, elbette insan ve toplumla ilişkilidir ama değeri gözeten insan ve toplum haydutlukla bir arada bulunamaz.
İnsanlığın tarihinde, şöyle veya böyle, kısmen veya tamamen bazen insanların, grupların, toplulukların, kavimlerin, ırkların haydutluğa yöneldikleri, haydutluğu gerçekleştirdikleri, örneklerini ortaya koydukları dönemler olagelmiştir. Çoğunlukla da istemeyerek, şartların zorlaması, haydutlukla değer ayrımı yapamamaktan dolayı icra ettikleri haydutluk söz konusu olmuştur. Ancak haydutluğu yücelttikleri genel geçer bir sistem ve düzen şeklinde insanlığa sundukları söylenemez. Genel olarak da haydutluklarını kabullenerek pişmanlık duymuşlar, deyim yerindeyse ıslah-ı nefs eylemişlerdir. Sözgelimi Bağdat ı istilâ edip insanları kılıçtan geçiren; akıl, zihin ve gönül verimi kütüphaneleri Dicle ve Fırat ta boğan Moğollar, sonradan Müslüman olarak, hukuka, ahlâkâ, insanî değerlere boyun eğmişlerdir. Keza Haçlı Seferlerinde bir kısım topluluklar geçtikleri yerleri talan etmişler, şehirleri yağmalamışlar, önlerine çıkan insanları acımasızca katletmişler, tapınakları, ibadet yerlerini kirletmişler ama Müslümanların kültür, bilim ve teknik birikimlerinden yetenekleri ölçüsünde yararlanarak Avrupa ya aktarmışlardır. Bir bakıma haydutluktan insanlığa götürecek yolun taşlarını döşemeye hizmet etmişlerdir. Her ne kadar gelişmeler asıl hedefi tutturamamış ve yeniçağlarda emperyalist bir döneme açılmışsa da, haydutluk tam gerçekleşme fırsatı bulamamıştır.
XX. yüzyılın sonu, XXI. yüzyılın başı; insanlığı, kaba, teknik ve düzenli gücü esas alan, hukuk, ahlâk ve insanî değerleri bir kisve gibi hoyratça kullanan haydutluk dönemiyle yüz yüze bırakmış gözüküyor. Üstelik bu haydutluk dönemi, hırs, tamah, açgözlülük, hoyrat bir kanaatsizlik, arsız bir kibirlilik, doymak bilmezlik bir tüketim ve israf çılgınlığını insan ve toplumların önüne seren küresel kapitalizmi yedeğine almıştır ya da onun kılavuzluğuna takılmıştır. Filistin de, Irak ta, Bosna da, Afrika da, özellikle İslâm coğrafyasında azgın bir su aygırı gibi dönenip duruyor. İnsanlık da seyredip duracak mı, yoksa haydutluğa direnecek mi Temel sorun budur.
Ve nasıl