Toprak küresel ifsada maruz kalmadan önce medeniyetlerin gelişiminde etkin olan bir değerdi. İnsan toprağa çok yakındı, toprağa basar, toprağı eker ve topraktan aldığı ürünlerle hayatını sürdürürdü. Toprağın mizacını, nerede nasıl kullanacağını bilir ve bunu bir zenginlik olarak görürdü. Fakat bugün insan toprakla, toprak insanla ünsiyet kuramıyor… Zira küresel oligarşi ifsadında o kadar ileri gitti ki insanın toprakla bağını kopardı ve onu soğuk mekânlara, GDO’lu ürünlere mahkûm etti.
Küresel çete, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sömürge faaliyetlerine ağırlık vermeye ve dünyada mevcut olan bütün enerji ve gıda kaynaklarına hâkim olmaya karar vermişti. Müslümanlar sineğin kanadının değdiği çorbayı içmenin caiz olup olmadığını tartışırken onlar halkları köleleştirmeyi, gıdayı, petrolü ve bütün kaynakları kontrol altına alıp dünyayı avuçlarının içinde tutmayı planlıyorlardı. Müslümanlar uyurken onlar çalıştılar, şer için, kötülük için, öldürmek, katletmek, işgal etmek için çalıştılar ve bir sabah kalktığımızda kendimizi yıkıntıların altında bulduk.
Topraklarımız, kaynaklarımız işgal edilmiş, içtiğimiz su, soluduğumuz hava ve beslendiğimiz toprak ifsat edilmiş ve zehre dönüşmüştü. Yönetenlerimiz onların yerli işbirlikçiliğini yaptılar ve her şeyimizi kaybettik. Zehirlendik GDO’lu ürünlere mahkûm edildik.
Geleneksel tarım nesilden nesle aktarılan bir birikimdi ve özenle korunmuştu. Küresel oligarşi halkların yaşam kaynağı olan bu birikimin üzerini çizdi ve bizi zehir saçan ürünlere mahkûm etti. Gıda üretiminin artmasından, bolluktan bahsedildi oysa küresel çetenin gündeminde halkların beslenme sorunu hiçbir zaman olmadı onlar sadece halkların geleneksel beslenme alışkanlıklarını ve geleneksel tarım üretimini ortadan kaldırmak istiyorlardı.
Emperyalist küresel güçler geleneksel tarımı bitirmeyi Birinci Dünya Savaşı sırasında kararlaştırmışlardı ancak köklü bir geleneği kaldırmanın sanıldığı kadar kolay olamayacağını anladılar ve çok kapsamlı sosyoekonomik ve politik hedeflere ulaşabilmek için İkinci Dünya Savaşı’nın şartlarını hazırladılar.
Yapılan her şey birey ve toplumların kültürel ve ekonomik kaynaklarını sömürmek ve dijital hayata, yeni dünya düzenine ön hazırlık yapabilmek için tasarlanmıştı. Kötülük için, şer için çalıştılar ve bir sabah kalktığımızda kendimizi yıkıntılar arasında bulduk.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iki hususa öncelik verildi, birincisi enerji kaynaklarına sahip olmaktı ki, kaynakların %60’ı Türkiye ve Çin sınırlarından yer alıyordu, ikinci husus ise tarımın kontrol altına alınması idi.
Gıda ile ilgili girişimler küçük esnafa yapılan maddi desteğin kesilmesi ve yerli tohumların yasaklanması ile hız kazandı ve hibrit buğday, mısır yetiştirilmeye başlandı ve halklar genetik yapısı değiştirilmiş olan bu tohumları kullanmaya mecbur bırakıldı. Çünkü halkların başına getirilen kukla yöneticiler bu zümrelere hayır diyecek cesarete sahip değillerdi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kendilerini dünyaya hükmeden tek güç olarak gören küresel çeteler, halkları birbirlerine kırdırıp, kaos ve çatışma oluşturarak kaynaklarına kondular ve kendilerini süper güç olarak ilan ettiler. 1990’lara gelindiğinde ise maddi ve manevi bütün birikimlerini sömürdükleri ülkelerden toprak satın almaya başladılar, yerli tohumu ve hayvancılığı bitirmeye yönelik anlaşmalar yaptılar ve GDO’lu ürünleri yaygın hale getirdiler. Hatırlarsınız 2006’da çıkarılan tohumculuk yasası ile ülkemizde ata tohumu yasaklandı ve tohumun kontrolü tamamen yabancı şirketlere verildi dolayısıyla atalarımızdan miras kalan bütün birikimlerimiz ipotek altına alınmış oldu. Çiftçiye verimi daha yüksek ürünler sunacağız ve kazancınız daha fazla olacak denildi ve tarım ülkesi olan memleketimin her alanı ithal tohuma boğuldu. Genetiğiyle oynanmış olan bu tohumlar insan sağlığını tehdit edecek özelliğe sahipti ve hastalıklar hızla artamaya başladı.
İnsanlar genetiği bozulmamış organik ürünlere ulaşabilmek için kırsala akın ettiler, üzerinde organik yazan her şeyi satın alarak sağlıklarını korumaya çalıştılar.
Ancak artık toprak da hava da su da zehirlenmişti ve bu zehirli topraklarda sağlıklı ürün yetiştirme imkânı yoktu. Fakat yine de insanlar kötünün iyisi deyip terk ettikleri toprağa geri dönmeyi ve elli yıl önce küçümsedikleri o doğal hayatı yeniden yaşamayı hayal ettiler… Ama kaç kişi hayallerine ulaşabilecekti? Bilmiyoruz…