Kurban “kurbiyet” tesis etmektir. Kelimelerin de kabuğu ve özü olduğunu unutursak zevahire takılıp kalırız. Kurban gözleri sadece dışı görebilenler için bir kesim işi gibi görülebilir. Oysa kesmek değildir asıl amaç, kesmeden evvelki niyettir. Bir hayvanı kesmek onun etine sahip olmak gibi bir niyete matuf ise bu alışıldık bir kasaplık işidir. Yiyecek bir şey bulamayıp da aç kalan kişi ile yiyecek her türlü şeye sahip olduğu halde oruçlu olduğu için açlık çeken kişi hiç aynı mıdır? “Onarın ne etleri ne kanları Allah’a ulaşır. Fakat sizdeki takva Allah’a ulaşır” (Hac Suresi-37) ayetinde altı çizilmek istenen şey de budur. Yani kabuk değil öz. Gitme eylemini makbul kılan şey seyahat olmuş olsaydı her zaman ve mekânda yapılan yolculuk hacca denk olurdu.
“Kurban” yaklaşmak demek. Kelimenin künhüne inerek düşündüğümüzde zımnen insanın bulunması gereken yere uzakta olduğunu söyleyebiliriz. Uzakta olan veya olması gereken yakınlıkta bulunmayan kişi yaklaşmakla muhataptır. İnsan yaratıcıya ve O’nun ayetlerine gereken yakınlıkta olmuş olsaydı “kurban”dan hasıl olacak anlama da ihtiyaç kalmayabilecekti. İnsanın dışındaki hayvanat ve nebatatın yanı sıra melaike taifesi için kurbandan bahsedemiyoruz. Çünkü onlar zaten mutlak teslim olmuş varlıklar olarak bidayetten beri hilkatlerinde bu yakınlığa sahiptirler. İnsan yeryüzünde kendisini hilkat ve fıtratından uzaklaştıracak negatif unsurların kuşatması altındadır. Allah’ın dışında her neye ve kime kulluk ediyorsa bir insan varlık amacının ücrasına düşmüş olur. Dünyada insanın hakikatle yolunu kesen her şey fitnedir. Fitne kendisi ile ilgili iyi mi kötü mü, hayır mı şer mi olduğu konusunda sonunu kestiremediğimiz her şeydir. Fitne bizi kendine meftun eden şeylerin bütünüdür. Yeri gelince para da makam da şöhret de bir fettandır.
Kurban aradaki mesafeden dolayı unutmaya yüz tutulan özümüzü hatırlatıcı bir ibadettir. İbadetin özünden koparılıp kabuğa indirgenmesi onu âdetleşmesini doğurur. Âdet alışılagelmiş şey demektir. Belli bir mantık ve bilinçle yapılan bir fiil ve davranışın zamanla rutine dönüşerek bilinçdışı bir alışkanlık haline gelmesidir. İbadet âbit olan kişiye her ifa edilişinde ve tekrarlanışında ilk kez yapıldığı ânın bilinç ve dinamizmini verir. Bütün ibadetler haddizatında bünyelerinde namazın ruh ve esprisini taşırlar. Namaza hazırlık için gerekli olan abdest diğer ibadetlerde de dolaylı biçimde yerine getirilir. Hac abdesti, kurban abdesti, oruç ve zekât abdestinden bahsetmek de yanlış olmaz.
Ne yazık ki bugün insanımızın zihnini haccın metafizik boyutu yerleşmesi gerekirken kurada çıkabilme endişesi, yerleşim yerlerinin konforu, oradan sevdiklerimize getireceğimiz tespih, takke ve hurma gibi şeyler işgal ediyor. Oruç denilince Ramazan kumanyası, televizyon kanallarındaki Ramazan programları ve açıktan yiyip içen insanların endişesi gündemi oluşturuyor. Halbuki bu gündemlerin de orucunu tutmaktır Ramazan.
Zekât hem namaz hem de kurbanın özünü taşır bünyesinde. Fazla paranın, mal mülk ve servetin temizliğini yapmaktır zekât. Mülkiyete abdest aldırmaktır. Namazdaki tadili erkana uymak gibi zekâtın da tadili erkanına riayet gerekir. Zekâtın tadili erkanı sadece halk için Hakka odaklanmaktır. Zekât verdikçe meftun olunan para fitnesinden yaratıcıya yaklaşır insan. Paranın kurban edilmesidir zekât. Nasıl kurbanda İbrahim’in teslimiyetini ölçmek için oğlu İsmail bıçak altında iken Allah bir hayvanı-koçu- işaret etmişse, zekâtta da Allah varlık sahiplerinden canın kendisini-paranın bütününü- değil sadece yongasını istemiştir.
Hacda da bir yaklaşma söz konusudur. Yaşadığın ve mal mülk biriktirdiğin memleketi bedenindeki bütün ağırlıkları atarak ihramla terk edip Kâbe’ye, yani o bütün inanmışların kalp atış noktasına gidiyorsunuz. Kalbinizdeki bütün ağırlıkları da yollarda bırakıyorsunuz. Sahte yakınlıkları geride bırakıp sürgün edildiğiniz uzaklıklardan sahici yakınlığa vasıl oluyorsunuz. Nasıl selam verince namaz bitmiyor, aksine arz mescidinde sürüp gidiyorsa haccın rükünlerini yerine getirdiğinizde, Kâbe’yi tavaf, Arafat’ta vakfe, sa’y… vb ifa ettiğinizde de hac ibadeti bitmiyor yeryüzünde attığınız her adım tavaf, sa’y ve vakfe adımı haline geliyor.
Hayat en kısa tabiriyle, ibadetlerle sürüp giden, zihin, kalp ve adımlarla seyrüsefer eden bir yolculuktur.
Öyle ise Niyazi Mısrî ile noktalayalım:
“Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş”
Kurban Bayramınız mübarek olsun, sahih yakınlıklara vesile olsun!