Kuransız ve Sünnetsiz Müslümanlık

Abone Ol

Ayrım noktaları bulmakta üstümüze yok.

Mezhep çatışmalarıyla insanlığımızdan ve Müslümanlığımızdan neler kaybettiğimizi saymaya kalksak yorgun düşeriz.

Mezhepler hakikate ulaşmanın değişik yollarıdır.

Tevhit, nübüvvet, ahret ve Kuran-ı Kerim üzerine ittifak etmiş herkesin diğer tali meselelerde farklı düşünme hakkı vardır.

Bu aynı zamanda İslam’ın dogmatik olmayan esnek yapısının bir tezahürüdür.

Mezhep kavgasının tarihten bu yana çok çeşitli sebepleri vardır.

Lakin en büyük sebebi sevgisiz Müslümanlıktır.

Bir hümanizmadan bahsetmiyorum. İslam’ın “sevgi” anlayışı bir terkiptir.

İçerisinde merhamet, hilm, diğerkâmlık, tahammül gibi çok esaslı umdeleri barındırır.

Bu unsurlar yoksa bir sevginin içerisinde o muhabbetten “Muhammed” doğmaz.

Allah için sevmek pragmatik bütün yaklaşımları ortadan kaldırır.

İslam dünyası bugün tarihten hiç ders almamış biçimde mezhep kavgalarıyla emperyalist güçlerin ağzına müsait bir lokma haline gelmiştir.

Durum o kadar şirazesinden sapmış ki mezhepsel müştereke sahip olmak da kavgaları sona erdirmiyor.

Bu kez “meşrep” farklılıkları alabildiğine körükleniyor.

Bir noktaya bakan insanların farklı faklı şeyler görmesinin çok olağan bir insanlık durumu olduğu hiç hesaba katılmıyor.

Herkes nasıl bir iç iklime sahipse dışarıda herhangi bir noktayı o zaviyeden görür.

Bu mizaç ve kültüre dayalı bir realitedir.

Köylü ile kentli, yüksek tahsilli ile hiç okul görmemiş kişi, büyük mahrumiyet ve acılar yaşamış insanla son derece rahat ve asude hayat sürmüş birinin yaklaşım biçimi ve seviyesi elbette bir olmayacaktır.

Cemaatlerin büyük bir kısmı böylesine bir meşrep birlikteliğinin oluşturduğu yapılanmalardır.

Bir cemaati diğerinden ayıran şey, fikri yapısından ziyade bir araya gelmiş insan profilidir. Hepsinin elinde aynı enstrümanlar var fakat hiçbiri bu enstrümanları nasıl kullanacaklarını bilmiyorlar.

Herkes çalmayı bilmediği hangi enstrümanı elinde tutuyorsa o enstrümanın ismini alıyor. Davulcular, zurnacılar, gitarcılar, bağlamacılar, kanuncular, udcular… gibi.

Hiçbirinin aklına birleşip de bir orkestra olalım fikri gelmiyor.

En azından bu ellerinde tuttukları enstrümanları kullanmayı bilseler o ses, ritim ve ahenk dağılmış grupları bir araya getirmenin en doğal çağrısı olacaktır. Ama heyhat!

Meşrep kavgası da bizi kesmiyor dostlar, şimdilerde kaynak kavgası moda. Kur’an mı sünnet mi tartışması pek rağbette.

Akıl tutulması diyeceğim lakin gönlüm el vermiyor. Gönül tutulması diyeceğim buna, okuduklarım el vermiyor.

‘Kaynak tutulması’ diyelim gitsin. Eti kemikten ayırma gayretkeşliği de diyebilirsiniz. Korkunç olanı bazılarının bazılarını “Kur’an Müslümanlığı” diye nevzuhur bir ithamla yaftalamaya kalkması.

Kur’an’dan bağımsız bir Müslümanlık mı var

Şayet Peygamber Efendimizi ve onun sünnetini İslam’ın hayat alanından söküp atmak isteyenleri isimlendirmek istiyorsanız bu ifade ile “Kur’an Müslümanlığı” tabirini eleştiri malzemesi yapmanız yanlış.

Yumurtasız omlet aşçılığı demek gibi bir şeydir bu.

Kur’an’ı anlamak bile bir sünnet işidir. Peygamberimizin zihinsel izlerini, vahiy yordamını takip etmekle Kur’an’ı en iyi şekilde anlayabiliriz.

Kur’an’ı anlamanın önündeki en büyük engel, anladığını sanmaktır. Bu tür kişi ya da toplumlar sanılarını din haline getirmişlerdir.

Kur’an’ı anladığımı bana kim haber verecek El-cevap: Sahih akıl ve sahih sünnet.

Kur’an, sünnet ve akıl üçlüsü bir noktada uzlaşıyorsa orada “anlamak”tan bahsedebiliriz.

Tabi burada bir noktayı da hatırdan çıkarmamak lazımdır.

Eğri bir cetvelle doğru çizgi çizmek nasıl mümkün değilse, fasit bir akılla Kur’an’ı ya da Sünnet’i anlamak da mümkün değildir.

Kur’an’la barışık ve bağdaşık bir akıl Kur’an-sünnet düalizmine fırsat vermez.

Tartıştığımız kadar okusak, düşünsek ve yaşasak sanırım her şey daha rahat vuzuha kavuşacak.

Hayata geçmemiş olan her ilahi düstur gitgide bir tartışma nesnesi haline gelir ve sanki gönderiliş gayesi bu imiş gibi öylece kalır.

Kur’an’ı anlar ve yaşarsak, peygamberimizin sünnetini hayatımıza geçirirsek tartışma kendiliğinden bitecektir. Zira yaşamak bir hakikati anlamanın en güzel yolu ve tefsiridir.