Kur’an’a göre devlet düzeni ve medeniyet - 207

Abone Ol

‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…

çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…

Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…

***

“İnniy ehafu Allahe rabbe’l-âlemiyne / Âlemlerin rabbi Allah’tan ben korkarım.” (Maide 28; ayetin sonu)

Arılar bal yapabiliyorsa, petek yapabiliyorsa, canlılar da her şey yapabilirler. Ne var ki onların yani arıların yaptıklarında tekâmül olmaz, değişme olmaz, her zaman hep sadece aynı şeyi yapabilirler. Eğer bir toplulukta kullanılan eşyalar ve odalar birbirinin aynı ise o insana ait değildir. Arı tekdüze petek yapar ama bölme yapamaz. Bu kıssanın tahlilinden Âdem oğullarının eski canlılardan neleri tevarüs ettiklerini öğreniyoruz.

İlk insanlar da Allah’ı bizim kadar biliyorlardı. Bizim de o konuda ilk insanlardan daha fazla bilgimiz yoktur. Çarpıtılmış beynimizi yönetmek için eğitime ihtiyacımız vardır. Onların yani ilk insanların ilmi yoktu ama imanları büyüktü. Bizim imanımız zayıflamış, buna karşılık ilmimiz gelişmiş, durum böylece dengelenmiştir.

Hazreti Âdem’in oğulları “Rab” kelimesini bilmektedirler. Çünkü onların çocukları var, yetiştiriyorlar. “Âlemler” kavramı da zor kavramdır. “Alem” sivri dağdır. “Alem” işarettir. Kurallı çoğul olduğunda topluluğu ifade eder. O gün ise bir tek “âlemîn” vardır.

İlk insanlar kendilerini diğer canlılardan ayırt eden özellikleri merakla öğrenmeye başlamışlar ve insanı bizden daha çok tetkik etmişlerdir.

Allah bu ayette ilk insanın uygarlık seviyesini anlatmaktadır. İnsanın yukarıda (önceki yazımızda) saydığımız özelliklerinden dolayı diğer canlılara benzemediğinin anlaşılması ilk anda başlamış bulunmaktadır. Bugün bizim “aşiret/ocak” dediğimiz ilk topluluk o zaman tüm insanlığın bütün irsî özelliklerini taşımaktadır.

***

“İnniy üriydü en tebüe bi ismiy / Ben senin benim ism'imi (günahımı) bev etmeni (yüklenmeni) irade ediyorum” (Maide 29)

Topluluk iki şekilde yaşar. Biri, herkes kurallara uyar. Diğeri de kurallara uymayanları başkan bertaraf eder. Başkan bu gücünü topluluktan alır.

Biz bir aşireti/ocağı oluşturduğumuz zaman, eğer başkanımıza itaat edersek, başkan güçlü olur. Verdiği emirleri yerine getirir. Bizim hakkımızı korur. Biz itaat etmezsek, o zaman onun gücü biter ve hiçbirimiz hakkımızı koruyamayız.

Türk ordusunu güçlü tutarsak o bizi korur. Ama o bize zulüm yapıyor. Bu durumda yapacağımız iş; bunu yanlış yaptın, düzelt demek olmalıdır. Yoksa; bu ordu yaramaz, vur abalıya olamaz. Osmanlılar bu işi yaptılar, yeniçerileri dağıttılar; ne var ki yeniçeri zaten ek bir ordu idi. Asıl ordumuz sipahi teşkilatı idi, devam etti.

Oysa bizim bugünkü ordumuz millî ordudur. Başka ordu kuramayız. Devletimiz politikasını değiştirip askerleri yeniden güçlendirirse sorun çözülür.

Bu kavramın temeli başkanın yetkilerine müdahale etmemektir.

“Benim ism'imle (günahımla) çarpılman” diyor.

O halde yönetim zalim ise istersek orada kalıp başkana tebliğimizi yaparız, istersek oradan hicret ederiz. Başkan adil olunca da saldırıya uğradığımız zaman eğer cezalandırmayı devlete bırakırsanız, siz sabretmiş ve saldırmamış olursunuz.

Mazlumun günahlarını zalim yüklenmiş olmaktadır. Yani bir insanın dünyada yaptığı sevaplar ile işlediği günahları karşılaştıracak, sevapları on kat sayılarak artırılacak ve terazisi ağır gelirse cennete gidecek, hafif gelirse cehenneme gidecektir. Bir de uğradığı zulüm de böyledir. Zulmettikleri ile uğradığı zulümler de hesaba geçirilecektir. Bu ayet buna yani bu duruma açıkça delâlet etmektedir.

(Devamı var)