‘EKO-Sosyal Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…
çare ve çözüm önerilerimiz de bu yazılarda uygulanmayı bekliyor…
Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam…
***
İstisna akitlerinde kabul en önemli sorundur. İnsanlıkta da ilk kavga kabul ile başlamıştır. Bu sorun Batı’da hâlâ çözülememiştir. İhale edenler teminat mektubu alır, sonra da rüşvet almadan kabulünü yapmazlar. İhale yolsuzluklarındaki temel kaynak kabul müessesesi yani kontrol müessesesidir.
“Adil Düzen”de bu sorun şöyle çözülmektedir. “Genel Hizmet” kabul yetkilileri vardır. Üretici ürününü, inşaatını bunlardan birine götürür. Kime kabul ettirebilirse ona kabul ettirir. Kabul edenler kontrol ücretlerini alabilmek için kabul etmeye çalışırlar. Kabul edenler çok olduğu için üretici serbest rekabetten yararlanarak malını kabul ettirir. Sorumluluk artık kontrole geçer. Eğer mamulde arıza varsa artık üretici değil kontrol eden sorumludur.
Malda arıza olduğunu gören tüketici soruşturmacılara gider ve soruşturmacılar gerçekten eksik olup olmadığını tespit ederler. Gerekirse hakemlere gidilir ve hakemler son kararı verirler. Böylece kabul kısmı dengeli bir şekilde çözülmüş olur.
Kabile dönemindeki yönetim askeri yönetimdir. Pater yani ata/baba ne derse o olur. Gerektiğinde öldürebilirdi. Bu ilkel dönem insanlığın çocukluk dönemidir. İnsanlar henüz hür hâle gelmemiştir. Şeriat yoktur. Klan dönemidir. Peygamberler yerine şamanlar vardır. Hazreti Nuh peygamberden sonra şeriat başlamıştır. Mezopotamya tabletlerinden anlıyoruz ki artık şeriat/hukuk başlamıştır. Kur’an bunu çok açık bir şekilde ifade etmektedir.
Tarihte ilk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlilere dünyadaki ilk “hukuk devleti” denebilir. Otoritenin korunmak istenmesi hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lagaş Kralı Urukagine tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar "fidye ve bedel" sistemine dayanıyordu. (Ansiklopedi bilgisi)
Türkler devletlerini kabile hayatı döneminde kurdular. Birçok kabileleri yönetimleri altına almışlar, onlardan vergi alarak iç işlerine karışmamışlardır. Böylece “yerinden yönetimli devlet sistemi” ortaya çıkmıştır. Bizim “bucak ve ocak sistemimiz” bu ilkel hayata çok benzer. Tek farkı, bizde “hicret müessesesi” var, eskilerde ise bu imkânsızdır.
Yirminci yüzyıldan önce “hicret düzeni”ni kurmak mümkün değildi, çünkü henüz sanayileşme olmamıştı. Kabilesinden ayrılan kimse kendisine yaşama imkânı bulamazdı. Sanayi döneminde insan için her yer yaşanacak şekle girdi.
“Kâle le ektülenneke / Seni katledeceğim dedi.” (Maide 27)
Evet, işte insan budur. Basit bir çıkarı için bile kardeşini katleder. Zaten melekler insanın bu huyundan huylanarak, ‘onları yaratma, biz yeteriz’ demişlerdi.
Allah insana neden böyle bir meleke vermiştir?
Vermiştir, çünkü insan ulaşacağı teknoloji ile tüm diğer canlılara galip durumdadır. Onun çoğalma dengesini tutacak başka varlık yoktur. Ancak kendileri gruplanırlar ve aralarında savaş çıkarsa çoğalma dengelerini sağlarlar.
İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra “savaş” yapılmıyor ama bu sefer “terör” hortluyor; terörün öldürdükleri belki de savaştan çoktur.
Savaşın ikinci hikmeti ise uygarlaşmadır. Uygarlıkta müessir olan iki şey vardır. Biri savaş, diğeri ise evlilik. Evlenme ve çocuk yapma arzusu insanların uygarlaşmasına sebep olmaktadır. Yirminci yüzyılın son yarısında insanlık bunların ikisini de kaybetmiştir.
İnsanlık işte bu kayıpları sebebiyle sıkıntıdadır.
İnsanın bu öldürme dürtüsünü ortadan kaldıran şey hukuk ve kısastır. Ya savaş ya kısas. Savaş hukuk dışı bir olgudur. Kısas ise hukuk içi olgudur. Burada Hristiyan ve Yahudilere anlatılmak istenen bu durumdur. Kısası kaldırırsanız terörü getirirsiniz.
(Devamı var.)