Eğer sadece işçilik sistemi olup karşılığını alma söz konusu olsaydı, ihsana karşılık ihsan olurdu. Oysa üretilen mallar değiştiriliyor, bu da ziyadesini getiriyor. Örnek verelim: Bir ailede su kullanılır. İçme suyu çok kıymetlidir, zaruridir. Sonra kullanma suyu gelir, bu su ile de temizlik yaparsınız. Ondan sonra sulama suyu gelir. Demek su arttıkça birim başına değerleri düşmektedir. Sizin suyunuz, karşı tarafın da ekmeği olsa, tek başlarına yalnız su veya yalnız ekmekle yaşayamazsınız, ama eğer bunları değiştirirseniz ikiniz de yaşamaya devam edersiniz. O halde değiştirme bazen kârı birkaç misli artırır. Böylece ihsan edenler yalnız verdiklerinin karşılığını almakla kalmazlar, işbölümü ve değiştirme sebebiyle kat kat ziyade elde edilir. Bu “mübadeleyi” de tam olarak sağlamak için devreye “ortak ambar” ve “ortak nakliye” girer. Şimdi teslim ettiğin bir malı baştan masraf vererek bir yıl sonra alabilirsin. Zamanla masraf artmaz. Yine baştan bir nakliye bedeli vererek malını tüm dünyaya pazarlayabilirsin, uzaklığa göre nakliye bedeli değişmez. Tüccar devreye girer ve sizi buluşturur. Satın alırsınız...
Anne babalar çocuklarına ihsan eder, çocukları da kendi çocuklarına ihsan ederler.
Demek ki “ihsan müessesesi” ile insanlık neslini sürdürebiliyor. Yoksa çocuklar büyüyemezdi. Ziyade de nüfusun artmasıdır, uygarlaşmadır. Bir topluluk eğer ihsan içinde oluşursa o topluluğun nüfusu artar, ülkesi de imar edilmiş olur… (s. 5)
Bugün herkes gelecekten endişelidir. İşçilik dönemi böyledir; insan `ya işime son verirlerse’ diye endişe ediyor. İşte, ihsan edenlerin böyle bir endişeleri yoktur, işsizlik ve açlık endişeleri yoktur. Çünkü “Adil Kur’an Düzeni”nde çalışmak isteyen herkesin işi vardır.
Bir toplulukta yaşamak için gerekli olanlar sınırlıdır. Bir kimse günde bir ekmek yer. Eğer iki ekmek almışsa, diğerini değerlendiremez, atar. Bu sebepledir ki tüketim mallarında toplulukta “tam istihdam” sağlanamamakta, halkın bir kısmı “işsiz” kalmaktadır. Çünkü üretici fazla ürettiği malları satamamaktadır. Bu durum “işsizliği” oluşturmaktadır.
“ADİL KUR’AN DÜZENİ” bu soruna “SİPARİŞ SİSTEMİNİ” getirmiş, fazla ve eksik üretime son vermiştir. Artan emeğe de inşaatta iş vermiş ve kimseyi işsiz bırakmamıştır. Herkesin “ÇALIŞMA KREDİSİ” vardır. Müteahhidin yanında çalışır, karşılığını bankadan alır. Emek binaya şarj olur. Bunun doyumu yoktur. Yapılacak inşaat sonsuzdur. Dolayısıyla işsizlik sorunu da yok edilmiştir. “Adil Kur’an Düzeni”nde Kur’an’daki ifadesiyle katar yani darlık yoktur. Katar yani darlık işsizlikten, dolayısıyla açlıktan doğan korkudur, sıkıntıdır. Zillet ise aşağılık duygusudur. Mağlup olan topluluklar galip olan toplulukların emrine girer, onları kendilerinden üstün görür ve onlara imrenirler. Bugünkü AB kapılarında sürünme zilleti buradan gelir. Bugün bizde çalışma yerine gidip mevcut faizli sistemde çalışmayı tercih edenlerin zilleti budur. Bugün tüm halkımızı zillet sarmıştır. Kendimizi değil Avrupalıları beğeniyoruz. Müslüman işletmeleri değil de sömürü sermayesinin faizci sömürü işletmelerini beğeniyoruz. Herkes oralarda ve/ya onlarla iş yapma peşindedir. Oysa faizli cari sistemde kurulan ortaklıkların hepsi batmıştır veya batacaktır. Akevler ise yarım asırdır yerinde duruyor.
İnsanlar için en büyük hastalık budur; kendilerini aşağı görüp başkalarını üstün görmek. Kendisini başkalarından üstün görmek ise kibirdir, o da hastalıktır. Ama inanan insan `ben inanmış insanım, inanmayanlardan üstünüm, inananlarla eşitim’ diyecek, böylece zillet yerine izzete sahip olacaktır... Hüseyin Kayahan’la konuşuyorduk. Avrupa’da elmayı tane ile satarlar. Kişi başına tüketim Türkiye’dekilerin belki yarısından azdır. O halde Türkiye dünyanın en gelişmiş ülkesidir, en müreffeh ülkedir. Batılılar doları refahla ölçüyorlar, biz ise refahı yediğimiz yemeklerle ölçüyoruz. Onlardan çok ileri seviyede refahtayız. Dünya ülkelerinde ya tek parti var ya da iki parti vardır. Bizde ise yüzde 10’luk baraja rağmen Meclis’te dört partimiz var. Ülkedeki partilerin sayısı 60’tan fazladır. Bu durum bize dünyada en ileri demokrasinin Türkiye’de olduğunu gösterir. Yasak olmasına rağmen bizdeki tarikatların sayısı yüzleri aşkındır. Demek ki din özgürlüğünün fiilen en çok gerçekleştiği ülke Türkiye’dir. “Adil Düzen” Türkiye’de ortaya çıkmıştır. İnsanlık cehalet içinde iken Türkiye’de ışık yanmaya başlamıştır. Ne var ki ahlâkımız henüz zillet hastalığından kurtulamamıştır. Adil Düzen Çalışanları başarılı işletmeler kurarsa halkımız da zilletten kurtulacaktır. Halkımıza birden cesaret gelecek, onlar da kimmiş diyecekler, biz Kur’an’a sahibiz diyecekler... (s.6-7; KUR’AN VE İLİM 788. hafta seminer notlarından.)