Dinimizin reforma ihtiyacı yoktur. Deforme olmadı ki. O bir Güneş gibi ortada. Sünnet de öyle. Güneş ve ay... Asıl sorun biz Müslümanların iman ve amellerimizi yeniden gözden geçirmeye, muhasebeye, İslam’la aramızdaki mesafeyi kısaltmaya, İslam’la uyumlu olmaya muhtaç oluşumuzdur. Mümin, Müslüman seven, güvenilen olması gerekirken, bizler genellikle nefret, düşmanlık yüklüyüz. Emin değiliz. Bencillik, zulüm, sömürü, yalan, aldatmak, israf... Müslümanlıkta var mı? Sadece yalan olmasa, toplum düzelebilir. Bir toplumda ahlak, adalet, sevgi, barış, kardeşlik, paylaşmak, doğruluk ne kadar varsa Müslümanlık da o kadar var...
Yediklerimizden, giydiklerimizden, araçlarımızdan daha çok konuştuklarımıza dikkat etmeliyiz. İslam’ın yenilenmesine, güncellenmesine, zamana, kendimize uydurulmasına değil; bizim imanımızı, amellerimizi yenilemeye, düzeltmeye ihtiyacımız var. Müslümanlık isim ve resim değil ki!
Allah-u Teala’ya “kulluk” bir anlamda, bir devletin “vatandaşlığına” benziyor. Vatandaşlık bölünebilir mi? Doğuştan kazanılabilen vatandaşlık, bazı suçların işlenmesiyle “Bakanlar Kurulu Kararı”yla sonlandırılabiliyor. Ne var ki, iman/İslam/Allah’a kulluk bağı küfrü gerektiren bir sözle kendiliğinden sona erebiliyor. İrtidat da olabiliyor. Hizbullahtanhizbüşşeytana düşebiliyor; maazallah.
İmansız, ilimsiz, ihlassızsalih amel makbul olmuyor. Amellerin salih olması için hem ihlasa, hem de sünnete uygunluk aranır. İlahiyat fakültelerinde, Diyanet teşkilatında, Google’da İslam’ın doğru olarak öğrenilmesi ne kadar mümkün?
Ali Rıza Demircan’a göre ilahiyat fakültelerinde öğretilen İslam, gerçek İslam değildir.
Bir taraftan cehaletimiz, bir taraftan oryantalizm bir taraftan da laik eğitim, doğru İslam’la aramıza giriyor, mihraptan tebliğ sınırlı, tahrif de yapılabiliyor. Düşmanlarımız dinimizle oynuyor. Camilerde bile dinimiz sınırlı anlatılabiliyor.
Dilimizde konuşma yeteneği yaratılmış (Rahman, 3). Bu organ korunacak, öteki organlar gibi emanet/nimet olarak verilmiş. İyiye kullanılacak, kötüye kullanılmayacak. Hakkı/doğruyu söyleyecek, yalan söylemeyecek. Dil, kalbimizin tercümanı. Kalbimiz de iman, ihlâs, sevgi ve nefretin (kalp amelleri) yeri. Dil doğrulmadan, kalp de doğrulmuyor.
“İman edenler iman ediniz” (Nisa,136). “Ağızdan çıkanlar kaydediliyor” (Kaf, 17-18). Namazda/Fatiha’da tahiyyatta “kelime-i tevhit”le imanımızı yeniliyoruz. Hidayette sebat, devam niyazlarında bulunuyoruz. “Ey kalplerimizi çekip çeviren Allah’ım! Kalplerimizi dinin üzerinde sabit kıl” (S.A.V.) duasında bulunuyoruz. Din, duvar değil ki, sesli yıkılsın. “İmanlarınızı yenileyin. Elbiseler gibi eskir” (S.A.V.). Salih amellerimiz imanımızı koruyor. “İman kalpte her an uçacak kuş gibi” denmiş. Her gece nefs muhasebesi, istiğfar, sünnet. Bir sözle, “Kelime-i tevhid” insan mümin oluyor. Bir sözle de iman nimetinden yoksun olabiliyor. Denetimsiz, frensiz dil başımıza bela oluyor.
Kevni ayetlerine “tabiat yasalarını” koymuş, teşri (yasama) ayetlerini de nizam için koymuş, nimet olarak insanlara sunmuş. Dilersek kabul, dilersek reddederiz. Kur’an-ı Kerim herhangi bir insanın kitabı, eseri, kanunu, ilkesi, görüşü müdür ki, biz O’na eleştirel bakabilelim, haddimizi aşarak?
Dünya çapında yetkin bir hukuk otoritesinin alanındaki teklif ve görüşlerine önem/değer verip de, her şeyi yaratıp, her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz hikmet sahibi Rabbülalemin’in hikmet, adalet ve doğruluk vasıflarındaki hükümlerinde haşa eksiklik, yanlışlık, kusur, eğrilik aramak ne büyük nasipsizlik?! O (C.C.) bilinmeden, tanınmadan O’nun hükümlerini kavrayabilmek mümkün müdür?
Biz hangi hadle/hakla Rabbimizin hükümlerini beğenmeyelim?! Biz O’ndan daha çok mu biliyoruz? Daha adaletli, daha merhametli miyiz? Rabbimiz yanlış yapar mı? Önce bu soruların doğru cevabını vermeliyiz. Onun için en büyük zulüm şirktir (Lokman,41). Rabbimizin egemenlik/ulûhiyet alanına haddimizi aşarak müdahale edebilir, kırmızıçizgileri çiğneyebilir miyiz? Biz Kur’an’a uymaya çalışacağız, O’nu kendimize uydurmak haddimize mi?