Geçtiğimiz gün sosyal medyada İlber Ortaylı’nın, “Her nefis ölümü tadacaktır ayetini bankalara ve makam koltuklarına yazmalı tabutlara ve mezarlıklara değil” sözüne rastladım. Bu ifadeleri daha önce de birçok kere işitmişsinizdir. Zira Kur’an’ın ölülere değil dirilere geldiğini aslında hepimiz biliyoruz. Kur’an’ın hakkaniyetten, adaletli davranmaktan, yardımlaşmaktan ve teslimiyetten bahsettiğini de hepimiz biliyoruz. Kur’an’ın adam kayırmayı, kul hakkı yemeyi, adaletsizliği yasakladığını da hepimiz biliyoruz. Fakat istenileni yapmak nefsimizin hoşuna gitmeyince yükü ölen kişilere yıkıp işin içinde çıkıveriyoruz. Ne garip değil mi?
Kur’an yaşayan bir toplumun nezdinde bütün insanlığa indirilmiştir. Yeryüzünde adaleti tesis etmemizi tavsiye eden Kur’an bizim yaşam tarzımızı bütünüyle dizayn etmeye yönelik formüller sunar. Koyduğu ilkeleri ile hayatımızı hangi çerçevede sürdürmemiz gerektiğini vurgular. Yasaklar koyar, tavsiyelerde bulunur, geçmiş nesillerin hayat hikâyelerinden misaller verir ve dünya hayatının ahiret için bir imkân olduğunu haber verir. Kur’an yaşayan insanın hayat reçetesi gibidir. Fakat nedense insanlarımız Kur’an’ı evlerinin en nadide köşesine koyar, bellerinden aşağı gelmeyecek şekilde tutar, süslü kaplara yerleştirir ve özel bir yerde saklarlar. Gün içinde onu açıp Rabbimizin kendilerine ne tür tavsiyelerde bulunduğuna hiç bakmazlar. Onlara göre Kur’an sadece ölülere okunacak bir kitaptır. Yakınları vefat ettiğinde Kur’an’ı duvardan indirir, okur sorumluluktan kurtulduklarına inanırlar.
Onlar, ölmüş ruhları diriltecek hayat suyuna sahip olan Kur’an’ı, dirilere değil ölülere okur ve kıyıya çekilirler. Oysa Kur’an’ın kendilerine verebileceği onlarca mesaj, onlarca tavsiye vardır fakat bundan haberdar olamazlar. Ne acı!
“Kardeşim, sana hayat verecek Kur’an ile senin arana girenler, seni ömründe Kur’an’la sadece bir defa buluştururlar. O da hayat bulman için değil rahat ölmen için Yasin okurlar.” (M. İkbal).