Kuramsız pratik

Abone Ol

Genel seçim ile ortaya çıkan oy oranı dağılımının sadece aritmetik olarak görülmesinin sonucunda, matematik mantığa aykırı, güya matematikteki ihtimaller hesabı temelinde, dört parti üzerinde çeşitli koalisyon seçenekleri sıralandı, sıralanıyor. Seçimi müteakip üç yazımızda, asıl sorunun koalisyon hükümeti düzlemine indirilmesi halinde, belki bir süreliğine üstünün örtülebileceği, fakat sorunun derinden derine işlemeye devam edeceğine dikkat çekmek istemiştik. Tabii, sorun nedir sorusunun hemen zihinde belireceği kaçınılmazdır. Ancak cevabın hemen verilmesini beklemenin, kolaya kaçmanın ötesinde, düşünce yoksunluğuyla ilintili olduğunu bir türlü hesaba katmama üşengeçliği pek akla getirilmemektedir. Bu durum, düşünce geleneği, sistemli ve yöntemli düşünememe kayıtsızlığıyla doğrudan ilişkilidir. Bunu söylerken, düşünmeme etkinliğinin yok sayılması değil, asıl olarak insanın varlığından asla koparılamayacak olan bu mevhibenin mahiyetine ve amacına uygun bir şekilde tertip edilemediğini göz önünde tutuyoruz. Düşünme mevhibesinin, düşünce, bilim ve sanat etkinliğin biçimlerinde tezahür edebilmesinin bir takım şartlara bağlı olduğu, ilke, kavram ve yöntem kavramları üzerinde dururken bunları vurgulamaya çalıştığımızı burada bir kez daha vurgulama gereği duyuyoruz.

Genel seçim sonucunda ortaya çıkan oy oranı ve bunun milletvekilliği olarak partilere dağılımına aritmetik olarak bakıldığı için, birçok kişi gibi, Abdullah Gül (biliyorsunuz önceki Cumhurbaşkanıydı ve bu vasfı dolayısıyla) koalisyon konusunda kendisine yöneltilen soruya, somut bir örnek olarak Almanya’yı verdi. Yani, Almanya’da da, tek başına bir parti iktidar olabilecek bir çoğunluk sağlamadığı halde, bir araya gelerek anlaştılar, belli kurallar temelinde uzlaştılar ve koalisyon hükümeti kurdular. Bu örneğe bakılarak, Türkiye’de de hali hazırdaki partiler bir araya gelirler, anlaşırlar, belli bir çerçevede uzlaşarak koalisyon kurabilirler. Aritmetiğin toplama, çıkarma, bölme ve çapma işlemlerine dayanılarak söz konusu sonuca ulaşmak mümkündür, üstelik de kolaydır.

Bizce, Almanya’nın örnek olarak verilmesi, son günlerin moda deyimiyle “manidardır, ama açıklayıcı sayılamaz, hatta insan, toplum, devlet ve hukuk gibi olgular yanında düşünce sistematiği bakımından, bir takım sorunları barındırır bir nitelik taşımaktadır. Üstelik İslam Kalkınma Bankası’nda bir süre çalışan bir kimsenin, başta Arap ülkeleri olmak üzere, İslam ülkeleri hakkında genel bir görüşe sahip olduğu öngörülebilir. Ayrıca İngiltere de, en az deneyim olarak zihin dünyasında belli bir görmüşlüğü barındırmalıdır. Dolayısıyla örnek olarak Arap ya da İslam ülkeleri, Batı’da ise İngiltere, bir anlamda da Amerika örnek olarak seçilebilirdi, diye düşünülebilirdi. Kuşkusuz, herhangi bir ülkenin seçilmesi kendiliğinden bir mesele değildir. Ayrıca üzerinde düşünce açıklaması yapılan herhangi bir konuda, maksadın daha anlaşılır hale getirilmesi için bu türden örneklendirmeler yapılabilir, kıyaslama yoluna gidilebilir.

Kuşkusuz, Arap ülkelerinin birkaç tanesi hariç, büyük çoğunluğu, demokratik siyasi sistemlerde önemli bir işleve sahip olan koalisyon yoluyla yönetim erkini belirlemede örnek olarak gösterilemez. Hatta toplumun rol alabildiği ilkel nitelikte bir yönetimden bahsedilebilmesinin bile pek anlamlı olamayacağı düşünülebilir. Bu konularda İslam’ın öngördüğü asgari insan ve toplum ilişkilerinin ne oranda yönetim işlerinde riayet edilen ilke ve kuralları içerdiği, başlı başına bir sorundur. Onun için bu yönetimleri, kendi bağlamları içinde ancak “sefih” olarak nitelendirmek mümkündür. Ortalama bir Müslümanın bakış açısından bunların yerle bir edilmesi sorumluluğunun bir gereği olarak değerlendirilmelidir.

Bu bağlamda Almanya’nın örnek olarak gösterilmesi mazur görülebilir. Ancak şu iki örnek, Alman siyasetinin düşünce ve kültürel birikimini göz önüne almayı zorunlu kılmaktadır. ‘702li yılların başında, Avrupa’da ilk olarak siyaset alanında ortaya çıkan Sosyal Demokrat Parti’nin başkanı ve Başbakan olan W. Brandt’ın istifası önemli bir örnektir. İstifa nedeni, sekreteri olan kişinin, Doğu Almanya’ya devletin bazı gizli bilgi ve belgelerini sızdırmasıydı. Olay ortaya çıktığı anda, Brandt, hemen istifa etmiş, siyaset ve basın dünyasında, istifa etmesini gerektiren bir sorumluluğu bulunmadığı yolunda açıklamalar yapılmıştı. Ancak Brandt, sekreterinin, Alman yasalarına aykırı bu davranışından kendisine de bir sorumluluğun terettüp ettiği değerlendirmesini yapmıştı. İkinci örnek, birkaç yıl önce Alman Cumhurbaşkanı’nın tanıdığı bir işadamı vesilesiyle, indirimli yedi yüz Euroluk uçak bileti almasıydı. Bütün bunların temelinde, özellikle Fransızların “mürebbi” diye hafife alıp “Alman akılsızlığı” şeklinde küçümsedikleri, düşünce geleneği, sistem ve yöntemi yatar. Bunlar aynı zamanda ahlaki bir sistemi oluştururlar. Eski Germen ve Roma dönemi birikimleri bir tarafa, Orta Çağların sonlarından itibaren Meister Eckhardt, Kant, Herder, Spinoza, Goethe, Hegel, Nietzche, Heideger, Dilthey, Gadamar, Habermas vb dikkate almadan olmaz. Kısaca, yine bir Alman düşünürünün sözüyle, kuramsız pratik olmaz.