Meseleleri öylesine üstünkörü, öylesine yüzeysel irdeliyor, öylesine gelişigüzel konuşup geçiyoruz ki, hiçbir şeyin künhüne varamıyoruz. Hiçbir meselenin temeline, köküne inemiyoruz. Akılcı bir toplum olmadığımızdan dolayı, anlık reaksiyonlarla, duygusal tepkilerle ve genelde de öfke veya coşku nöbetleriyle son buluyor eylemlerimiz.
Halbuki şu en büyük nimetlerden birisi ve insan olmanın alamet-i farikalarından olan aklımızı biraz kullanabilsek, biraz sorular sorabilsek, biraz sorgulayabilsek, hem meseleleri sağlıklı kavrayabileceğiz hem de teşhisi doğru yapıp doğru tedavileri uygulayabileceğiz. Ama biz bunu bir türlü beceremediğimizden sürekli pansuman tedbirlere ve günü kurtaran hamlelere tevessül ediyoruz. Sonuç, hep çuvallıyoruz.
Akılcı olabilsek olaylar arasında bir sebep-sonuç ilişkisi kurabiliriz. Hangi sebepler neticesinde hangi sonuçlar ortaya çıkmış anlayabilir, dolayısıyla meselenin künhüne varmış oluruz. Bunu sağlayamadıkça toplumun enerjisi de çok değerli vakti de heba olup duruyor. Yetmezmiş gibi toplumun farklı kesimleri birbirini anlayamıyor, ortak bir nokrada buluşamıyor, uzlaşamıyor. Devamlı bir gerginlik hali herkesi sıkıntıya sokuyor.
1 Kasım’da bir daha önümüze sandık gelecek. 7 Haziran seçimlerine giderken varolan atmosfer, bugünkünün yanında resmen güllük gülistanlık kalıyor bugünden bakınca. Ki, o günkü koşullarda da muhtemel bir siyasi belirsizlik ihtimali söz konusuydu. Ancak 7 Haziran sonrası tablo, tam bir karmaşayı yansıtıyor. Hem siyasi, hem toplumsal, hem ekonomik manada insanlar son derece huzursuz ve sükunete aç vaziyetteler.
1 Kasım’daki sandık, 7 Haziran’dakinden farklı ne sonuç ortaya koyacak Mevcut tabloya, halkın nabzına ve yapılan neredeyse tüm anketlere göre tabloda değişiklik görünmüyor. Yani, “tek başına iktidar” dışındaki sonuçlar, yine “millet iradesi” sayılmayacaksa yine “sandıktan kaos çıktı” diyecek birtakım çevreler. Yani “millet iradesi” denen kavram, sadece belli sonuçlar ortaya çıktığında geçerli oluyor demek..
Halbuki, beğenelim veya beğenmeyelim, bu millet 7 Haziran’da ortaya bir netice koydu ve sorumluluk mevkiindekilere gayet net bir mesaj yolladı. Bu mesaj, “toplumun farklı kesimlerinin uzlaşması” mesajıydı. Halk, artan siyasi gerginliği ve gücün tek elde toplanmasını tercih etmediğini açık etti yani. Ama gelin görün ki, meselenin künhüne varmak ve ders almak yerine sadece etnik bir partinin aldığı oy üzerinden (yani HDP’nin barajı geçmesi) seçim sonuçları yorumlanmaya ve sanki iktidar partisine oy vermeyen herkes, söz konusu partiye oy vermiş gibi tuhaf ve hezeyana varan bir tepki ortaya kondu. Meselenin özüne inilmedi ve yüzeysel, sığ tartışmalarla kamuoyu oyalandı.
Millet iradesi (birilerinin beklediği neticeyi vermediği için olsa gerek), etnik bir partinin seçim sonuçları üzerinden neredeyse yok sayıldı. 1 Kasım’daki seçimlerde de benzer bir sonuç çıktığı takdirde bir daha seçim demek de artık çok riskli. Ekonomide işler iyi gitmiyor, piyasalarda para dönmüyor ve bütün ekonomik aktörler belirsizliğin verdiği karamsarlıkla hareket ediyor. Daha doğrusu, hem küresel koşullar hem de belirsizlik yüzünden durum giderek kötüleşiyor. Bu belirsizliği, “olmadı bir daha seçim” diye daha da uzatsanız bile, bunun taşınması giderek zorlaşıyor. İnsanlar, iyi veya kötü bir asgari müşterekte buluşulup farklı kesimlerin mutabakatı manzarasını istiyor. Yıllardır süregelen gerilim, herkesi yıpratıyor ve bezdiriyor ne de olsa.
Sözün özü, 7 Haziran’da milletin verdiği mesaja karşı kulakları tıkamak ve “millet iradesini” yok saymak, 1 Kasım’a kadar geçen sürenin tamamen fuzuli bir zaman kaybı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Meselenin künhüne varılsaydı, bu kararın Türkiye için (hele ki böyle bir dönemde) ne kadar da büyük bir lüks (ihtiyaç olmayan yani) olduğu anlaşılacaktı.