Dinimiz İslâm, Sevgi Temeli Üzerine Kurulmuştur. ALLAH
Teâlâ, kullarını çok sever.
ALLAH Teâlâ’nın isimlerinden olan vedûd, O’nun kullarını
çok sevdiğini ifade eder. Ayrıca: “... Allah onları sever, onlar da ALLAH Teâlâ’yı
severler...”(1) ayet-i kerimesi Allah
ile kullar arasındaki karşılıklı sevgiyi vurgulamaktadır. Bu sebeble Senede bir gün değil, Her gün
SEVGİLİLER GÜNÜ
Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede
kutlanan özel bir gündür. Şu nedenlerle biz bu güne katılmıyoruz:
1- Gayrımüslim patetntlidir. Kökeni, Roma Katolik
Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir şahsın adına
ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı
toplumlarda “Aziz Valentin Günü” olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı
medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde de, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine
hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir.
Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart
gönderilmektedir.
Sevgililer günü, evlilerin kutladığı veya evli çiftlerin
birbirlerine olan sevgilerini hatırlatıp tazeledikleri yönündeki söylemden
ibarettir. Halbuki Birbirini sahiden seven hiçbir çiftin senede bir gün
birbirlerine sevgilerini ilan etmeye ihtiyaçları yoktur. Hem de sevgi bir güne
mahsus değildir, sevgi günün her saatinde bozuk para gibi harcanmaz. Eşler
birbirlerinin yüzüne sevgiyle bakar, birbirlerinin içini aydınlatır ve bu böyle
devam eder. Dile düşmüş bir şeyin fiiliyatta varlığı yoktur.
Sevgileri ertelemeye gelmiyor. Onu hatırlamak için, ille
de sevgililer gününü beklemeye gerek yok. ALLAH Teâlâ, sevgiyi sürekli
yarattığına göre, kalplerde de bu sevgiyi sürekli tazelemek gerek… Verdikçe
azalmayacak şeylerden biridir sevgimiz. Kuyunun suyu gibi, çektikçe yerine daha
fazlası gelir, gönderilir.
2- Ayrıca sevgililer günüyle amaçlanan aralarında nikâh
akdi bulunmayan çiftlerin “sevgililer” olarak günaha davet ve teşvik
edilmesidir. Hem de günahı bireyler arasında gizli olmaktan çıkarıp
kitleselleştirerek ve genel teamül haline getirerek bir başka deyişle, evlilik
bağının zayıflatılması, gayri meşru cinsel ilişki ve yakınlaşmaların kabul
edilebilir formlara sokulması ve bunun üzerinden pagan seküler kültürün
toplumsal tutumlar ve teamüller seviyesinde içselleştirilebilir formlara
sokulmasıdır. Bu, tüketimin tahrik edilmesinden çok daha önemli ve yıkıcıdır.
Sevgililer Günü denilince akla flört ya da nikâhsız
beraberlikler gelir. Sevgililer Günü uydurmacasıyla nikâhsız beraberlikler
meşru ve gayet doğal gösterilmeye çalışılmaktadır. Hatta 14 Şubat günü “Bugün
Sevgililer Günü ve benim bir sevgilim bile yok” kabilinden sözler işitmemiz bu
günün acı neticelerinden biridir. Sanki herkesin bir sevgilisi olmalı ve onunla
bir şeyler paylaşmalıdır. Oysa karşı cinse duyulan muhabbetin en güzeli helâl
dairede olanı ve bu sevginin neticesinde Allah rızasının kazanılmaya
çalışılanıdır.
Tüketim Günü: Sevgililer Günü
3- Tüketim dünyasının birçok tuzakları var. “Sevgililer
günü” de bunlardan birisidir. Hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar
artmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem
kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline
gelmiştir. Bu tür özel günler kapitalizmin insanları sömürmek için hayat yolu
üzerine kurdukları tuzaktan başka bir şey değildir. Hediye alacaksın,
kapitalizmin cebine para akıtacaksın.
Müslüman ve Sevgililer Günü
Modern, laik ve demokratik bir toplumda herkes istediğini
yapar. Bunun yanında yapılan her şeyi eleştirme hakkı da mahfuzdur. En azından
söylem düzeyinde ve yasal olarak bu böyledir. Modern-pagan bir hayat tarzını
seçenlere bizim bir diyeceğimiz yok. Sorun tabii ki, bize ait olmayan pagan bir
teamülün eleştirisi değil, adına “muhafazakar-dindar” denen çevrelerin ve
mevkutelerinin de bu günaha davete iştirak etmiş olması ve “bir proje”
çerçevesinde bizim henüz bilinç kazanma aşamasında olan genç nesillerimizi
günah nesnesi haline getiren sürece katılmasıdır. Biz de demokratik bir ülkede
eleştiri hakkımızı kullanıyor, dinlerini ciddiye alan insanlara, bu günaha
davetiye çıkaranlara karşı kendilerini ALLAH Teâlâ’nın hudutlarını ayakta
tutarak korumaları gerektiğini hatırlatıyoruz.
Unutmayalımki, “Sevgililer Gününün” esas ismi Aziz
Valentin Günüdür ve geçmişi putperest Batı kültürüne dayanır. Bu sebeple bir
çok müslüman ülkesinde hoş karşılanmamaktadır.
Bu âdeti Müslümanlar bile çıkarsa, gayri meşru sevgiyi
meşru gibi gösterme gayreti ki hiç tasvip edilmez. Gayrimüslimlerin şiarı olan
ve dini prensiplerimize aykırı düşen örf ve adetlerini benimsemek kesinlikle
caiz değildir. Noel ve miladi yılbaşı etkinlikleri gibi… Çünkü bu gibi örf ve
adetler İslami bir şiarı kaldırmakta ve Müslümanların onlara meyletmesine sebep
olmaktadır. Mesela noel ve miladi yılbaşı, hicri yılbaşıyı unutturmaktadır.
Dinimizde mevcut olan bir hususu gayrimüslimler de
benimsiyorsa, biz onu yine kendi dini prensiplerimiz içerisinde
değerlendiririz. Mesela sevgi, dinimizin bir emridir. Ancak bunu
gayrimüslimlerin benimsediği güne tahsis etmek ve onlar gibi hareket etmek
kesinlikle doğru olmaz.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Müslümanlara; diğer
dinî topluluklara göre farklı bir kimlik bilinci ve kültür değerleri manzumesi
kazandırmak için gayret ettiği, bu uğurda saç-sakal, kılık-kıyafet, yeme-içme
adabı da dâhil pek çok konuda tavsiyede bulunduğu düşünülürse, bu tür özel gün
kutlamalarının sıradan bir kutlama olarak kabul edilmesi ve tabiî karşılanması
mümkün olamaz.
Aksine, bu tür âdetler toplumumuzda kültürel tahribata ve
kimlik bunalımına yol açmakta, yeni yetişen kuşakları kendi öz değerlerinden
koparıp Batı’nın hayat tarzına alıştırmakta, sonra da onların değer ve inanç
esaslarına sıcak bakmaya ve giderek onları benimsemeye götürebilmektedir.
öyle olunca, Müslüman toplumların bu tür âdetler yerine
kendi kültür ve değerlerinden kaynaklanan alternatif program ve faaliyetler
geliştirmesi ve yaşatması ayrı bir önem kazanmıştır.Günümüzde toplumların
kültürel değerlerini, hatta itikadî ve ahlâkî eğilimlerini; sahip oldukları
hayat tarzı, ekonomik yapı, yerleşim ve ulaşım imkânı, iklim ve çevre, eğitim,
folklor, örf ve âdet gibi ilk bakışta konuyla ilgisiz gözüken birçok husus
derinden etkilemekte ve sonuçta mekanizma kendi değerlerini üretmektedir.
Avrupa’daki Müslüman-Türk işçilerimizin çocukları ve torunlarının bugün
Batı’nın kültür ve gelenekleri altında nasıl değiştiği ve giderek o toplumla
bütünleşmeye başladığı iyi izlenirse, toplumumuza yabancı kültürlerden taşınan
veya ya-bancı toplumlara özenti şeklinde başlayan örf ve âdetlere karşı duyarlı
olunmasının önemi daha iyi anlaşılır. Bunun için alınabilecek bir önlem de:
Kendi kültürel mirasımızdan ve dini anlayış ve heyecanımızdan kaynaklanan
değerleri, gelenek ve âdetleri iyileştirerek yaşatmaya ve geliştirmeye çalışmak
olabilir. Hiç şüphe yok ki milletler, millî örf ve adetleriyle tanınırlar ve
onlarla yaşarlar. Millî örf ve adetleriyle tarih sinesindeki şerefli
mevkilerini korurlar. Çünkü millî örf ve adetler, bir milletin millî kültürünün
ve dinî inancının aynasıdır. Millî örf ve adetler, bir milletin şahsiyeti ve
tanıtıcı vasfıdır. Sağlam millî örf ve adetlere sahip milletler, dinî bağları
kuvvetli ve millî kültürü yüksek olan milletlerdir. Milletlerin örf ve
adetlerine, millî kültürleri ve dinî inançları güç verir ve şekil kazandırır.
Hatta dinden de kuvvetli olur.
Bu sebeple hiçbir Müslüman milli kültüründe olmayan, dinî
akidesine ters düşen özentilere hayatında yer vermez. Çünkü o bilir ki, Rabbi
kendisinden olmayanlara özenmeyi ve onlar gibi sefih hayat yaşamayı
yasaklamıştır. Sevgililer günü, Hıristiyan Batı toplumunun kültürüdür. Kültür
din ve ideolojinin bedenlenmesi, ete kemiğe bürünmesidir. Bu ikisini
birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Eğer birileri din ile kültürü birbirinden ayırmaya,
aralarındaki bağı koparmaya kalkışırsa -zor olmakla beraber bunu yapabilirse-
kültür ile beraber dîni de değiştirme yoluna girmiş olur. Bedenini parça parça
kaybeden din gider (milletin hayatından çıkar) onun yerine yeni kültürün dini
veya dinsizliği gelir.
Kültür ile din arasında böyle bir bağ bulunduğuna göre;
kültürün değişmesi dini yakından ilgilendirir. İslâm’ın beş temel amacından
biri dini (müslümanların hayatında İslâm’ı) korumaktır. İslâm’ın korunmasını
olumsuz etkileyen bir davranış, bir kültür değişimi, bir kültür taklidi
haramdır, bazen bununla da kalmaz dinden çıkma sonucunu doğurur.
Gayrimüslimlere Benzemek
Dinimiz; kâfirlere, münafıklara, batıl din ve ideoloji
mensuplarına muhalefet etmeyi emretmiş ve onlara benzemeyi kesin bir şekilde
haram kılmıştır. Çünkü dış görünüş itibarıyla onlara benzemek, neticede ahlakî
değerlerde, kötü ve çirkin işlerde ve hatta inançta onlara benzemeye sebep
olur. Gerçekten giyimde, sözde, davranışta ve işlerdeki benzeşmeler kalplere
tesir ederek onlara karşı sevgi ve saygı meydana getirir. Kısacası
gayrimüslimlere benzemenin haram olduğunda icma vardır.
İslâm dininin inanç, ahlâk, ibadet ve muamelât alanında
getirdiği hükümler, öngördüğü kural ve tavsiyeler Müslümanlarca öteden beri bir
bütün olarak kabul edilmekte, günlük ve sosyal hayatla ilgili şekil ve muhteva
bile çoğu defa bu bütünün bir parçası olarak mütalaa edilmektedir. Öte yandan
Kur’an-ı Kerîm,-ı Kerim ayetlerinin ve risâleti boyunca Hz. Peygamber (S.A.V.)Efendimizin
sıkça üzerinde durduğu konulardan birisi de, Müslümanların fert ve toplum
olarak belli bir kimlik kazanmaları, kendi şahsiyetlerini korumaları ve
kendilerine güven duymaları olmuştur. Çünkü bu, Müslümanların bütünleşmesi,
belli bir siyasal organizasyona girip devlet kurması ve millet olması kadar,
kendi inanç ve ibadetlerini, değer ve özelliklerini korumaları açısından da
önemlidir. Bu itibarla Kur’an-ı Kerîm,-ı Kerim, Müslümanlara ısrarla birlik ve
bütünlük içinde olmalarını, müşrik ve gayrimüslimleri dost edinmemelerini,
onlarla gayri İslâmi bir kültürün etkisi altında kalmayı kaçınılmaz kılacak
şekilde sıkı bir ilişkiye girmemelerini emretmektedir. Cenab-ı Hak şöyle
buyuruyor:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve
idareci edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirinin tarafını
tutarlar). Sizden kim onları dost ve idareci edinirse, o da onlardandır.
Şüphesiz ALLAH TEÂLÂ, zalimler topluluğuna yol göstermez, onları hidayete
erdirmez.”(2) “Yahudiler de
Hıristiyanlar da; sen onların dinlerine uymadıkça asla senden razı
olmayacaklardır. De ki: ALLAH Teâlâ’nın yolu, doğru yolun ta kendisidir. Yemin
olsun ki, sana ilim geldikten sonra, eğer sen onların arzularına uyacak
olursan, senin için ALLAH’tan ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.”(3)
Ayet-i kerimelerde ifade edildiği gibi: Başka dinden
olanlar, özellikle Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanların dostu olmazlar;
onlar ancak birbirinin dostu olur, birbirini desteklerler. Zaman zaman
Müslümanlara yaklaşmaları, kendi menfaatleri bunu gerektirdiği içindir.
Müslümanların bunu unutmamaları ve kendi aralarındaki dostluğu güçlendirmeleri
zaruridir. Müslümanların arasına sızan ikiyüzlüler, felâket tellâllığı yaparak
onları, müminleri bırakıp kâfirlere yöneltmek isterler; iman ehlinin bunlardan
da sakınması gerekmektedir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler!
Müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin. (Bunu yaparak) ALLAH
Teâlâ’ya, kendi aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz ”(4)
“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve
şeref) mi arıyorlar. Bilsinler ki gerçekten bütün izzet ve şeref yalnızca ALLAH
Teâlâ’ya aittir.”(5)
Ayet-i kerimelerde açıkça ifade ediliyor ki: Gerek
milletler arası münasebetlerde ve gerekse fertler ve topluluklar arası
münasebetlerde müminler, daima müminlerin yanında yer alacak; güç, kuvvet ve
şerefi bu beraberlikte arayacaklardır. Kendilerini korumak veya güçlenmek için
kâfirlere başvuran milletler küçüldükleri gibi fertler de manevi değerlerinden
kayıp verirler. Kâfirleri ve müşrikleri dost edinmeme konusu, Kur’an-ı Kerîm,-ı
Kerimde sık sık zikredilen ve üzerinde durulan bir konudur. Yahudi ve
Hıristiyanların müminlere dost olamayacağı, Müslümanların da onları dost
edinmemeleri gerektiği ısrarla belirtilmiştir. Müminler, küfür ehlini veli,
dost ve idareci edinemez. Ancak zaruret sebebi ile işbirliği ve dayanışma,
ülkeler arası ilişkilerin gerektirdiği ticarî, ekonomik sağlık ve sosyal
alanlarda karşılıklı çıkar ilişkisi çerçevesinde antlaşmalar yapılması mümkün
ve caizdir. Fakat bu dostluktan farklı bir ilişkidir. Bir Müslümanın Yahudi
veya Hıristiyan gayrimüslim bir komşusu olabilir. Komşuluk münasebetleri
elbette olacaktır. Ama Müslüman, Müslüman kalmalı, gayrimüslim de gayrimüslim
kalmalıdır. Müslüman, Cenab-ı Hakk’ın “Sizin dininiz size, benim dinim de
banadır.”(6) buyurduğu gibi, demelidir.
Bu ayet-i kerimelerin yanı sıra Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz de Müslümanları, itikadî ve ahlâkî alanda olduğu gibi kılık ve
kıyafet, şekil ve merasim yönünden de müşriklere, gayrimüslimlere benzememeye
davet ve teşvik etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Müslüman olmayanlara
benzememeye o derece dikkat ederlerdi ki, aslında yaptığı halde sonradan
onlarda gördüğü hareketlerde bile değişiklik yaparlardı. Bunlar, çevredeki
kültür ve medeniyetlerle, din ve kavimlerle iç içe yaşayan o dönem
Müslümanlarına ayrı bir kimlik ve özellik kazandırıp, onların kendi içerisinde
bütünleşmelerini sağlamaya yönelik önlemlerdir. Meselâ: Henüz hicret etmeden
evvel Muharrem ayının onuncu (Aşure) günü oruç tutmayı adet edinmişlerdi.
Hicret’ten sonra Medineli Yahudilerin de bu günü takdis ettiklerini görünce
onlara benzememek için Muharrem ayının dokuz ve on veya on ve on birinci
günlerinde oruç tutmaya başlamışlardır. Yine müşriklere benzememek için ashabına; sakallarını uzun, bıyıklarını
kısa kesmelerini emretmişlerdir. Useym b. Küleyb (R.A.)nun, dedesinden
rivayetine göre Resûlullah (S.A.V), Müslüman oldum diyene: “Kâfirlik alâmeti
olan saçını kes ve sünnet ol”(7) buyurmuştur. Bu hadis-i şerif Müslüman olan
her gayrimüslimin gusül abdesti alması gerektiği gibi, saçlarını da tıraş
etmesi gerekir anlamına gelmez. Ancak kâfirler, her beldede kendilerine mahsus
saç şekli tespit etmişler, moda ortaya koymuşlardır. Mısır’da, Hindistan’da
saçın hiç kesilmeyen kısımları vardır. Zaman zaman tıraş olsalar bile, o hususi
kısma dokunmazlar. Bu, bir nevi onların dinlerinin, inançlarının bir gereğidir,
milliyet sembolüdür. Şu halde böylesi bir kısım saç, İslam’la küfür arasında bir
alamet-i farika olmaktadır. İşte Resûlullah (S.A.V), kâfirliğin alameti olan bu
saçın kesilmesini emretmiştir. Abdullah
b. Ömer (R.A.)dan rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V) Efendimiz: “Kim bir
millete benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.”(8) buyurmuşlardır.
Bu hadis-i şerif benzemenin müspet ve menfi kısımlarını
içine almaktadır. Çünkü teşebbüh (benzemeye çalışmak): Başkalarının yaptığı bir
işi onlara uyarak yapmak demektir ki hayır ve şerde, günahta, küfür ve imanda
olabilir. O halde bu hadis-i şerif: Kâfirlere, fasıklara, günahkârlara
benzemeyi yasakladığı gibi, başta Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize olmak
üzere, sahabe-i kirama, meşayiha, takva
ve salah sahibi kimselere benzemeyi de teşvik etmektedir.
Özellikle Yahudi ve Hıristiyanlar, kısacası İslam’a
inanmayan bütün toplumlar, Müslümanların benzememekle emir olundukları
toplumlardır. Amr b. Şuayb (R.A.)nun, dedesinden rivayetine göre Hz. Peygamber
(S.A.V) Efendimiz:
“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir.
Yahudilere ve Hıristiyanlara benzemeyiniz…”(9) buyurmuşlardır. Dikkat edilirse İslamdan çıkıp başka bir
millete dâhil olmak için, İslâm’ı ve Kur’an-ı Kerîm,-ı Kerim’i inkâr etmek
gerekmiyor. O millete benzemeye çalışmak dahi yeterli olmaktadır.
Dinimiz İslâmiyet; güneş doğarken, zevalde (tam tepede)
iken ve batarken, ateşe karşı namaz kılmayı yasaklamıştır. Bunun sebebi de,
güneşe tapan ve ateşe tapınan milletlere benzemememizi temin etmektir.
Bakınız, dinimiz ibadet hususlarında bile gayrimüslimlere
benzemeye müsaade etmemektedir. Yukarıda bahsi geçen, “Kim bir millete
benzemeye çalışırsa, o da onlardandır,” hadis-i şerifi bu konuda çok önemli bir
toplum gerçeğine işaret etmektedir. Şeklî benzeşmenin sonucu, itikadî
benzeşmeyi getirecektir.
(1) Maide
süresi:54
(2) Mâide sûresi
51
(3) Bakara
sûresi: 120
(4) Nisa
sûresi:144
(5) Nisa
sûresi:139
(6) Kafirun
sûresi:6
(7) Ebu Davud,
Taharet:131, Taberani, el-Mucemu’l-Kebir, 19/14, No:20
(8) Ebu Davud
Libas:5
(9) Tirmizi,
İsti’zan:7