Kültürel iktidarsızlık II

Abone Ol

Kültürel iktidar mümkün müdür? İktidar olanın kültürel alanda egemen olmasını beklemek doğru bir beklenti midir? Ya da iktidarın kültürü olur mu? Bu ve benzeri sorular tarih boyunca düşünen insanları meşgul etmiştir. Türkiye kamuoyunun bu soruları yeniden tartışması gerekmektedir. Dindar nesil tartışmaları, İmam Hatip Okullarının bir medeniyet projesi olarak sunulması, Eğitim müfredatlarının yeniden gözden geçirilmesi gibi konular dikkate alındığında siyasi erkin bu konuda doğru ya da yanlış bir arayış içerisinde olduğunu görmek mümkün. Bu çabaların bir zaman kaybına sebep olmaması için yapılacak çalışmaların şimdiden iyi hesaplanması gerekmektedir. Aksi duruma mesele zaman kaybı olacaktır. Zaman kaybı diyoruz zira düşünce er ya da geç hakikati bulacak ve bu hakikate göre toplumlar yeniden inşa olacaktır. Bu bağlamda düşüncenin gerçekle ilişkisinin koparılması varlıksal olarak mümkün değildir.

Siyasi erkin kendi doğrularını kabul ettirme aracına dönüştürmek istediği kültürel alanın esasında bir kavga alanı değil bir uzlaşı alanı olması gerekir. Uzlaşı olmaksızın bu alanlarda yeni bir düşüncenin gelişimini beklemek kesinlikle mümkün değildir.  Kadim dünyanın fethedilmesi ile erken dönem İslam toplumları sadece hakikat bilgisine ulaşma ve toplumları tanıma gayreti ile kadim medeniyetin birikimini devir aldılar. Bu devir alış, kültürel iktidar kavgası değil tamamı ile hakikat arayışıdır. Tabi ki bu hakikat arayışı süreç içerisinde bazı yan meyvelerde vermiştir. Bu meyvelerin belki de en önemlisi kültürel iktidarın daha doğrusu var olan kültürün evrensel seviyeye gelmesinin sağlanması olmuştur.

Her hangi bir medeniyetin birikimini üstlenme süreci sanıldığı kadar kolay bir süreç değildir. Üslenme süreci tanımayı tanıma süreci ise doğru metinlerin doğru kişilerce tercüme edilmesini gerekli kılar. Modern toplumların zannettiğinin aksine teknoloji bilim değildir. Teknoloji bilimin tatbikidir. Bu durumda en iyi ihtimalde teknoloji, Modern zanaat olarak değerlendirilebilir. Başka medeniyetlerde oluşan bilimsel bilginin devir alınması için teknolojinin üstlenilmesi gerçekçi bir çözüm olmaktan çok yanılsamaları içermektedir. Ben idraki sahip toplumların başka medeniyetlerde ortaya çıkan bilimsel bilgiyi devir alması yeni bir medeniyeti doğururken, başka medeniyetlerde üretilmiş teknolojinin devir alınması modern köleliği ortaya çıkarmaktadır.

Düşünce uygun iklimleri gözetir. Uygun iklimler oluşabilmesi için birinci şart hürriyettir. Hürriyet düşüncenin oluşabilmesi için ön şart olma özelliği taşır. Hürriyetin sınırı var mıdır? Düşünsel bazda hürriyetin bir sınırı olduğu kanaatinde değiliz. İnsana salt düşünce eylemi olarak bir sınır tayin etmek, insan fıtratı ile çelişir. Çünkü akıl mutlak varlıktan insana verilen mutlaklık cihetidir. Bu cihet bedenle birleşince kendisinde bil fiil olan bilme ve kuşatma yetisi, bedeni sıkıntılar nedeni ile bil kuvveye dönüşür. Bu bağlamda aklın özgürleştirilmesi gerekir. Özgürlükten kastımız batılı manada bir özgürlük değildir. Özgürlükten kastımız tam olarak aklın Mutlak Varlığa yeniden ittisalinin sağlanmasıdır. Bunun da yolu bedeni olanın terbiye edilmesi ve mana cihetinin ön plana çıkarılması ile mümkündür. İnsan kendi bağlarında kurtulmak zorundadır. İnsanın kendi diye işaret ettiği şey aslında kendi hakikatidir. Bu hakikatte insanın düşünmesi ile doğrudan ilişkilidir.

Mutlak hürriyet ortamında otaya çıkmış düşüncelerin toplumla ilişkisinde belirli sınırların koyulması toplum olmanın daha doğru bir ifade ile birlikte yaşamanın gerekliliği olarak görülmek zorundadır.  Bu noktada hürriyet kavramı ikinci bir hal alır ki bu da Eylem Hürriyetidir. Eylem Hürriyeti mutlak değildir. İnsanın kendisi hakkında yapacağı eylemlerde de mutlak bir hürriyetten bahsedilemez. Eylem Hürriyetinin sınırlarını belirlen kavramların başında doğruluk kavramı gelir. Kişinin eylem hürriyeti mutlak doğrular ve fıtrat ile çelişmemelidir. Aksi durumda kargaşa ve neslin bekası sorunu ile karşı karşıya kalırız.

Hürriyet irade ile irtibatlı, irade ise mutlak varlığın yönelişi ile alakalıdır. Hürriyetin olmadığı bir iklimde hakikat arayışının olması imkânsızdır. Hürriyet kendi sultasını kabul ettirmek değil bütün hakikat arayışlarına ve hakikatin görünen her veçhesine imkân sağlamakla olur. Hakikat bazen felsefe ile bazen sanat ile bazen edebiyat ile ortaya çıkar. Hakikatin ortaya çıkan her formu Mutlak Hakikatin bir yönünü kayıt altına alması anlamına gelir. Bu bağlamda hakikatin mutlak olarak kuşatılması ve ifade edilmesi mümkün değildir. İfade edilen hakikat ancak mutlaka işaret eder. Bu işaret mutlaklaştırılmaması gereken bir durumdur. Yönler işaret etmenin ötesinde mutlaklaştırılsa hem hürriyet hem de çoğulcu yaklaşımlar ortadan kalkar. Teklik düşüncenin çatısını oluştursa da çokluk düşüncenin canlılığını gösterir.

Kültürün iktidarı ve egemenliği bir amaç değil bir neticedir. Hiçbir medeniyet böyle bir iddia ile kurulmamıştır. Bu iddia ile yola çıkmak baştan meselenin bilinmemesi anlamına gelir. Yapılması gereken hakikat arayışının rahatlıkla yapılabileceği teklikle irtibatlı çoğulcu düşünce iklimlerinin oluşmasını sağlamaktır. Bu durum yeni bir idrakin imkânını da oluşturacak ve yeni değerler ile yeni kavramlar inşa etmeyi mümkün kılacaktır.