Kültürde iktidar olmak kimin umurunda?

Abone Ol

Birkaç gün evvel Dil ve Edebiyat Derneği öncülüğünde

Eğitim-Bir sendikasının katkılarıyla düzenlenen Uluslararası Tokat Şiir

Şöleni ndeydik. Mustafa Uçurum, Ali Bal ve Mustafa Koç un büyük gayret ve

fedakârlıklarıyla gerçekleşen şölende Bosna dan Cemalettin Latiç, Kosava dan

Zeynel Beksaç, Kerkük ten Şemsettin Küzeci ve Tunus tan Henna Messaoudi gibi

şairler de yer aldılar. Türkiye den programa katılan şairler arasında Fatma

Şengil Süzer, Ayşe Sevim, M. Atilla Maraş ve Leyla Arsal da vardı. Seçime beş

kala bu program Tokat için bir çeşit kabını aşma ve çıtayı yükseltme

hareketiydi. Gerçekten program o kadar güzel hazırlanmıştı ki siyasilerin

iştirak etmemeleri bile bu etkinliğe gölge düşürmedi. Mahalli ve mülki idareler

bu tarz programlara sadece nezaket olsun diye değil kendi konum ve makamları

gereği yeni tecrübe ve açılımlar sağlayabilmek için katılmalıdırlar. O gün

Bosna Hersek in efsane milli şairi Cemalettin Latiç o kadar yoğunluğuna rağmen

gelmiş, fakat Tokat ın yöneticileri siyasi çalışmalardan başlarını kaldırıp da

Latiç e hoş geldin demek için bir vakit bulamamışlardı. Cemalettin Latiç gibi

bilge şahsiyetlerin kulağı olanlara hem şiir hem de şehir için çok

söyleyecekleri vardır. Keşke Anadolu kentlerindeki mahalli idareler Anadolu

insanının kültürel ve entelektüel kalkınması için de öncülük edebilseler. Ne

yazık ki bu doğrultuda bir gayret göremiyoruz. Yıllar önce doğduğum memleket

olan Sinop için bir kültür projesi sunmak istemiştim mahalli ve mülki

yöneticilere. Sinop un tarihi dokusundan da yola çıkarak bir dizi etkinlik teklif

etmiş, bütün koşuşturma işini de üzerime almıştım. Belediye ve il kültür

müdürlüğündeki zevat o kadar ilgisiz davrandılar ki konuşmanın gerisini

getirmeye gerek bile duymadan orayı terk ettim. Bahaneleri hep aynı idi: Bu tür

şeyler gitmiyor. Halk başka şeyler istiyor. Halk eğitimi diye bir şey olduğunu

unutuyor bu bahaneleri üretenler. Yorgunluk ve isteksizliklerine bir tür kılıf

bulmaya çalışıyorlar. Halkı ilgi gösterdiği programlarla baş başa bırakmak

çıta gibi bir meselesi olmayanların marifetleri olabilir ancak. Zira bu

anlamda halka inmek diye bir gerekçeye sığınmak anlamsızdır. Halkın belli bir

kültür ve estetik seviyeye irtifa etmesidir asıl olan. Kültür sanat

etkinliklerinde heyecanın söndüğü, tekrar içerisinde hep aynı döngünün

yaşandığı bir durum hâkim bugün. Kimi kültür programlarının konuşmacılardan

başka dinleyicileri bile yok. Dinleyici ortalamasının tutturan programların da

kahir ekseriyeti bayanlardan oluşuyor. Kültür etkinliklerinde erkeklerde

istiğna duygusu tavan yapmış durumda. Nargile çekmek, çay çorba içmek bu tarz

etkinliklere hiç düşünmeden tercih edilebiliyor. Seksenli doksanlı yıllarda

konuşmacı ve konuşacak mekân sorunu iki binli yıllarda yerini dinleyici ve

katılımcı sorununa devretmiş. Herkes her şeyi herkesten iyi biliyor artık.

Bilene danışma geleneği elektronik ortamlarla birlikte neredeyse tarihe

karıştı. Herkes âlim, herkes sosyolog, herkes şair, herkes tarihçi, herkes

siyasetçi. Kırık dökük bilgi sahibi olmak ya da malumatfuruşluk her şeyi

bildiğini vehmetme duygusunu da beraberinde getiriyor. Yazan sayısındaki artış

okuyan sayısını ciddi bir şekilde düşürmüş durumda, okuyan sayısındaki artışla

beraber düşünen insan sayısı azalıyor. Hiçbir şey hiçbir şeye eklemlenmek

istemediğinden okumakla yazmak, yazmakla düşünmek, düşünmekle okumak arasındaki

ilgi ilmeğini kaçırmış durumdayız. Buraya nereden geldik. Tokat tan. Ana cadde

dışındaki sokaklar başka bir zamanı yaşıyor bu kentte. Tarihi evler, konaklar

kendi kaderine terk edilmiş. Üstü örtülmüş bir şehir intibaı oluşturuyor insanda

bu şehir. Kamyonların kavun taşıdığı kenti arıyor gözlerim. Sonra şairin

Niksar daki küçücük evinde uçan bir kuş kadar özgür olan yüreğini düşünüyorum.

Şiirler de yetmiyor bazen bir şehrin yaralarını sarmaya. Cahit Külebi bu kentte

hiç yaşamamış gibi. Ya da ben göremedim yaşadığını. İsmi hiç olmazsa bir çıkmaz

sokağa verilebilirdi. Böylelikle bir şiir bir şehrin hafızasını tazelemiş

olurdu. Köylerin ve kasabaların kalkınması şehirlerle, şehirlerin-özellikle

Anadolu şehirlerinin-gelişmesi de metropol kentlerin öncülüğüyle sağlanabilir.

Anadolu kentlerindeki bu kültürel kuraklık bir an önce yerini bereketli

çalışmalara bırakması şarttır. Kasabaların yöresel etkinlikleri, Feshane

etkinlik örneklerinde olduğu gibi sınırlarını aşmalı ve evrensel olanla irtibat

kurmalıdır. Her şehrin bir iki fedakâr insanı ve gizli kahramanı o şehrin

kültürel itibarını kurtarmak için imkânların üzerinde, şartları zorlayarak

faaliyetlere öncülük ediyorlar. Bu gönüllü kültür elçiliği daha ciddi katkı ve

imkânlarla desteklenirse o bir türlü başaramadığımız kültürel sıçramayı

gerçekleştirmiş oluruz. Yoksa kaybettiğimiz medeniyetin ve müktesebatın

arkasından daha çok ağlarız.