Kudüs

Abone Ol

Şehir, tıpkı medeniyet, eş anlamıyla uygarlık; elbet bir kelime olarak belli bir nesne ya da olguyla ilişkisinden dolayı, insan zihninde bir duygu, algı, bilgi çağrışımı uyandırır ve biz buna kısaca “anlam” diyoruz. Her ne kadar duygu, algı, bilgiyi göz önünde tutarak “anlam” tanımına ulaşıyorsak da, “anlam” ayrıca bir başka niteliğe ya da unsura zihnimizi, açık veya örtük yöneltir, yani bize bir çağrıda daha bulunur. O çağrıyla işaret ettiği şeyi, şimdilik “değer” olarak nitelendirmekte sakınca olmamalıdır.

Bu bağlamda, şehir, medeniyet, yurt veya vatan, sıla, gurbet vb. kelimeler, kelime olarak bir anlamı imleseler de, bu anlamları, bir açıdan sınırlı, dar, yetersiz görünürler. Zihnimize, ruhumuza, gönlümüze, maneviliğimize, ya karşılık gelmezler, ya tatmin olmamızı sağlayıcı cevap vermezler ya da hiçbir karşılık uyandırmazlar. Oysa her biri bir anlam çağrıştırırlar, ama yetersizdir o anlam. İşte, anlamın tam tekmil olabilmesi için, “değer” olarak nitelendirdiğimiz unsuru kuşanması gerekir. Bir uçurumu yurt tutmuş ve oraya ulaşabilmek için beline ip bağlayarak inen masal insanının, “ah yurdum!” diyerek dile getirdiği özlem, elbette mecazi bir anlam taşır. Ama iki boyutu içkin olan yurt olgusunu, çarpıcı bir şekilde anlatır.

Tıpkı medeniyet gibi, şehri de kavram anlamıyla tanımlamak istediğimizde, maddi ve manevi şeklinde iki unsura ayırabiliriz. Bu iki unsurun hem birbirini tamamlaması, sahip olduğu maddi değişkenlerin zamanla uyumlu hale gelmesi, hem de bu değişkenlerin birbirini etkileyerek kendine özgü nitelikler oluşturması gerekir. Aynı zamanda söz konusu maddi unsurun değişkenlerinin birer değer niteliği oluşturarak manevi unsurunun biricikliğini kurması şarttır.

Tarihte ortaya çıkıp etkinlikte bulunmuş ve kalıcı eserler bırakabilmiş kültürlerin, uygarlıkların, var oluşlarını temellendiren merkez şehirler olmuştur, genellikle de bu şehirler onların adresleri ve kimlik kayıtları işlevi görmüşlerdir. O kültürler, uygarlıklar sönmüş, çökmüş, dağılmış, parlak dönemlerini geride bırakmış olsalar bile, şehirleri adres ve kimlikler olma özelliklerini sürdürmüşlerdir.

Bu açıdan Kudüs, maddi ve manevi unsurlarının, zamanın her türlü şartlarında uyumunu, birliğini, bütünlüğünü ve yetkinliğini korumanın yanında zenginleştirerek devam ettirebilen, kelimenin tam anlamıyla hep “müstesna” olmuş, görünmüş ve kalmıştır. Bunun temelinde, Allah’ın hakikatini bildirmek üzere seçip görevlendirdiği elçilerinin hatıraları ve bıraktıkları miraslarının ilke ve öz olarak bulunduğunu söylemek gerekir. İşte bu ilke ve öz, doğru bir zihin ve kalp ile kavrandığında, Kudüs’ün, sahip olduğu ve koruduğu anlam itibariyle, kim ile tamamlanacağı ve uyum içinde olacağı çıkartılabilir. Sadece bir hukukçu, bir ölçüde de hukuk felsefecisi açısından bakıldığında; dayandığı hukuk sisteminin bile varlığını kavrama ve tanımlama imkânı olmayan, kaba ve som bir güç olma evresini tamamlayamamış, sözüm ona “devlet”e, son olarak Kudüs’ü kendisine rüşvet kabilinden “başkent” vermesiyle Kudüs’e sahip olacağını sanan bir anlayış yönetimi söz konusudur. “Kudüs Müslüman’dır” denildiğinde, onun özneliği, kişiliği, Allah’ın hakikati ve o hakikati bütün bir yeryüzüne ve yaşayanlarına aidiyeti kastedilmektedir. İstanbul’da 9 Şubat’ta yapılan Kudüs Mitingi’nin işaret ettiği anlam, tam da budur ve böyle anlaşılmalıdır.