İki sene önce Çin’in Vuhan kentinde bir kişide yeni bir virüsün görüldüğü dünyaya duyuruldu. Hemen ardından virüs çeşitli ülkelerde görülmeye başlandı. Yani, dünya daha önce tanımadığı bir hastalık ile karşı karşıya kalmış, salgın kısa sürede Çin’den pılını pırtısını toplayarak kaçmış, yani salgının merkezi virüsten temizlenmiş ama gittiği yeni yerlerde salgın can almaya başlamıştı. Bu arada çok geçmeden virüs değişime uğramış şekilleri gündeme gelmiş, bunların ise yayılmasının çok hızlı olduğu bilimsel raporlar şeklinde duyurulmaya başlanmıştı. Böyle olunca bütün dünyada her gün yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olan virüs sanki çıktığı ülkeden kaçmayı tercih etmiş, kendisine daha korunaklı yerler aramaya çıkmıştı. Sözü uzatmanın anlamı yok, tüm ülkeler kendilerini virüse karşı koruyamaz hale gelmiş, art arda aşı üretimleri geliştirilmeye başlanmış, sonuç olarak da salgına karşı en koruyucu uygulamanın aşılama olduğu belirtilmiş, parası olan ülkeler milyonlarca doz aşı siparişi vermiş, önce tek doz, ardından iki doz, derken üç doz aşı olunması gerektiği ısrarla vurgulanmaya başlandı. Geldiğimiz noktada aşılamanın üçüncü dozla yetinilmeyerek belli periyotlarla sürmesi gerekeceği dillendiriliyor.
Tüm bunlar bilinenlerin tekrarından ibaret. Ancak, esas üzerinde durmak istediğim husus şu ki, koronavirüs salgınının önlenmesi ülkelerin kendi başlarına yapacakları mücadele ile mümkün görünmüyor. Çünkü salgın dünyanın çeşitli ülkelerinde devam ediyor. Ayrıca, aşılanmış olmak da salgına yakalanmayı engellemiyor. İlgililer öyle söylüyor. O zaman bir günde dünyada tüm insanların aşılanması gerekiyor. Bu yapılamadığı sürece aşıdan da kesin sonuç alınması mümkün görünmüyor. Peki, aynı gün tüm insanlığın aşılanması mümkün mü? Bu soruya evet karşılığını vermek doğru olmaz. O zaman görünen o ki, bir ülkede aşılma sonucu virüs tamamen ülkeden atılmış olsa bile diğer ülkelerde varlığını koruyacağına göre nasıl ki ilk çıktığında Çin’in Vuhan şehrinden kısa sürede tüm dünyaya yayıldı ise, bu yayılma devam edecek demektir. Meseleye bu açıdan bakıldığında karamsar bir tablo ortaya çıkıyor. Böyle olunca salgının ilk çıktığı yerle ilişkisinin nasıl kesildiği, nelerin yapılarak virüsün Vuhan ile bağlarının kopartıldığının tespiti gerekiyor. Ancak Çin ülkesinde sınırlı bir incelemeye izin veriyor, detaylı araştırma yaptırmadığına göre virüsün görüldüğü yerde hemen hapsedilmesinin formülü de yok demektir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, bütün ülkeler sınırlarını kapatsa, tüm insanlık belli bir süre evlerinden çıkmasa bile her ne kadar Hayat Eve Sığar deniyor olsa da hayatın eve sığmadığı son iki yıldır yaşanan tecrübe ile görüldü. Çünkü bırakın insanları evlerine hapsetmeyi, ülkelerin birbiri ile ilişkisinin kesilmesi de mümkün değil. Çünkü artık tüm insanlık birbirine muhtaç hale gelmiş, kapitalist uygulamalar insanları sağlık mı maddi imkân mı tercihinde maddi ihtiyaçları tercih eder noktaya getirmiş bulunuyor. Sözün özü, iki yıldır uygulanan salgından korunma uygulamalarından istenen sonuç alınabilmiş değil. Ülkemizde hâlâ her gün 250 kişi hayatını kaybetmeye devam ediyor. Bu arada ülkemizde yaklaşık 4 milyon göçmen yaşıyor ve göçler çeşitli yollardan devam ettiğine göre hayatımızı ne evlerimize ne de ülkemize sığdırmanın imkânı yok. Yani, ne kadar Hayat Eve Sığar desek de görüldü ki hayat eve sığmıyor. Böyle olunca da salgın ile mücadelede başka yolların bulunması gerekiyor. Çünkü testleri pozitif çıkanların evlerinde karantina altına alınmaları bile salgının yayılmasını engellemiyor. Çünkü evinde karantinaya alınan kişinin evin diğer üyeleri ile irtibatını tamamen kesmek mümkün değil. Öyle olunca da her gün farklı açıklamalarla toplumları yıllarca evlerine hapsetmenin de mümkün olmadığı görülüyor. Kısacası virüsü çıktığı yere gerisin geri ötürüp orada hapsetmek mümkün görünmüyor. Mümkün olsa bile bunun formülünü bilenler dünyaya açıklamak istemiyorlar.