İnsanın doğasını içkin birtakım duygu ve güdüleri vardır. Bunların en belirgin ve aynı zamanda insanın doğasına en etkin olanların başında inanma, sevgi, merhamet, dostluk, cesaret, düşmanlık, nefret, kin, korku gibi duygu ya da güdüler gelir. Bu duygu ve güdüler ruhbilim (psikoloji) disiplini tarafından araştırma konusu yapılırsa da, ruhbilim, bilimin öngördüğü yöntem anlayışının farklı işlevler yüklenmesi nedeniyle, tek bir ruhbilim görüşünden söz edilememektedir. Bir başka ifadeyle, ruhbilimde uygulanan yöntem anlayışının gereği olarak, sözgelimi söz konusu duyguların tanımı, sınıflandırılması, açıklanması, birbirleriyle olan ilişkisi az çok farklılık gösterebilmektedir. Davranışçı ruhbilimde, mesela korku ya da cesaret tanımı, psikanalizde daha farklı bir tanımla ortaya konulabilmektedir.
Öte yandan, insanın doğasında içkin bu duygu ve güdüler, ruhbilimin araştırma sınırları içinde ele alınsa da, genel olarak başka bilim dalları tarafından çoğunlukla genellemeler ve spekülasyonlar yoluyla işlevsel bir şekilde kullanılabilmektedir. Burada bilim dalları arasında öngörülen ve olması istenen tutumların daima gözetildiği söylenemez. Özellikle toplumsal olguların araştırılmasında ve açıklanmasında, bazı bilim dalları genellemeler ve spekülasyonlar yoluyla bireyin ruhsal dünyasından hareket etmeye çalışırlar. Mesela iktisatta “talep yasası”nın temeline inildiğinde, bireysel duygu veya güdünün, hatta dürtünün esas alınmaya çalışıldığı söylenebilir. Sosyolog da benzer, ama daha iddialı ve kapsayıcı olduğunu düşünerek toplumsal olguya yaklaşırken, kimi zaman insanın söz konusu doğasında içkin olan bir duyguyu göz önünde tutar, en azından ona imada bulunur.
Toplumsal bir olgu olarak toplumsal düzenin tanımlanmasında, anlaşılmasında, açıklanmasında, dahası kurulmasında, değiştirilmesinde, yerleştirilmesinde ve gelişmesinde insanın doğasında içkin olan duygu ve güdünün belirleyici bir yerinin ya da rolünün olduğu öncelikle söylenmelidir. Toplumsal hayat ve toplumsal düzen bakımından “korku” duygusunun, ilk bakışta ürkütücü gibi gelse de, işlevsel olarak yapıcı bir rolünün bulunduğu söylenmelidir. Gerçi bir takım sosyologlar toplumsal düzenden ve onun dayandığı toplumsal kuraldan sapmayı önleyici bazı önlemlerin zorunluluğuna işaret ederler. Bunu “sosyal kontrol” kavramı başlığı altında toplarlar. İnanç (din), ahlak, örf-adet, hukuk kuralları toplumsal düzenin, özellikle sürdürülmesinde, “kültürleşme” temelinde belli bir etki gücüne sahiptirler.
Hukuk alanında, insanın korku duygu ve güdüsünü karşılayıcı bir “güç” olarak yaptırım (müeyyide), daha açık ifadeyle “ceza” olgusu hemen akla gelir. Dolayısıyla, özellikle hukuk felsefecileri, ceza olgusunu da içerecek anlamda hukuk kuralının mevcudiyeti bakımından yaptırımın ne olduğunu yoğun bir şekilde tartışmışlar, hâlâ da tartışmayı sürdürmektedirler. Demek istenmektedir ki, bir kuralın hukuk kuralı olarak adlandırılması için o kuralın mahiyetinden ayrı düşünülemeyecek bir yaptırımı içermesi gerekir. Son çözümlemede yaptırım, hukuk kuralına muhatap olanın “korku” duygusunu harekete geçirmeli, yani onu korkutmalıdır. Elbette buradaki korkunun uyanmasını sağlayan sonuçta yaptırım, yani ceza (ölüm, hapis, para vb.)dır. Fakat burada kaçınılmaz olarak, korku şeklinde tezahür eden duygunun içeriğine aslında başka duygular, güdüler veya dürtüler de katılmaktadır. Mesela, benimsenen bir kurala itaat, salt korkuyla açıklanamaz, burada o kurala inanma (din, ahlak, örf-adet gereği) da bir duygu olarak katılmaktadır. Nitekim kuralın(hukuk) meşruluk kazanması sadece korku ya da yaptırım yoluyla gerçekleştirilemez, meğer ki, görünüşte itaat edilmiş olsun. Belki, korku duygusundan daha güçlü ve etkili olarak benimseme, yani inanma durumu söz konusudur.
Meselenin kuramsal tartışması bir yana, toplumsal hayatta, hatta genel olarak hayatta, “korku” duygu ve güdüsü, sanılanın aksine olumlu, yapıcı, geliştirici bir işleve sahip bir duygu ve güdü olarak değerlendirilebilir. Çünkü “korku” duygusunun gerisinde ya da içeriğinde, karşıtı olarak nitelendirilen sevginin, bağlılığın, itaatin bulunduğu düşünülemez mi? Vazgeçilemeyen, kaybedilmesi istenilmeyen, onun olmaması halinde kendimizi eksik ve yoksun olarak tasavvur ettiğimiz durumda, şeyde, varlıkta korku duygusu kendini ortaya sürer. Öğrenci sınıfta kalmaktan korktuğu için o derse ilgisini yoğunlaştırır, tüccar zarar etmekten korktuğu için önlemini alır, Mecnun Leyla’yı kaybetmekten korkar, çünkü ona olan sevgisi varlığının dayanağıdır. Müslüman birey Allah’ın rızasına nail olamamaktan korktuğu için ona yönelir, bağlanır, buyruklarını bihakkın yerine getirmekten hoşnutluk duyar.
Hayatın, toplumsal hayat ve düzenin var olmasını sağlayan kuralları ihlal etmekten, çiğnemekten korkmaya başlandığında, bunların insana sağladığı imkânlarının (özgürlük, güven, mutluluk gibi) değerini anlamak mümkün olur.