Önce şunu kabul edelim. Türkiye de yaşayan her insanın istediği
ideolojiye inanma, istediği partiye oy verme hakkı vardır. Kimse, kimseyi bu
konularda ne suçlayabilir ne de herhangi bir suizanda bulunabilir.
Bu küçük tespitin ardından, kocaman bir ancak diyelim.
Ancak, bu ülkenin her vatandaşı istediği partiye oy atıp, istediği görüşe
mensup olmakla birlikte, kör gözün parmağına şeklindeki yanlışlara,
usulsüzlüklere ve hatta yolsuzluklara tepki vermemezlik etme hakkına ise sahip
değildir. Ortada bir yanlış varsa, onu savunmak ve bir de üste çıkmaya çalışmak,
ne insani ne de imani kriterlere uymaz, uyamaz!
Hakka inanan, başkasının hukukunu gözeten, kul hakkından
ve vebalden korkan, Allaha vereceği aklında tutan, insaflı ve vicdanlı
insanlardan beklenen, haksızlık karşısında dilsiz kalmamalarıdır. Yanlışı görünce
eliyle, olmadı diliyle düzeltmeye çalışmaları, o da olmazsa kalben buğz
etmeleridir.
Gelin görün ki, gücün ve iktidarın kitleleri
başkalaştırması, haktan değil de güçten yana bir tavra itmesi, muktedir olmanın
verdiği şımarıklık ve hadsizlik, giderek bir mankurtlaşmaya götürüyor. Bir
insanın adaletli ve insaflı olmaktansa güçten kaynaklı bir haklılık a
meyletmesi, ciddi bir sıkıntı olarak görünüyor.
Türkiye de bu sıkıntı büyüyor. Hakkı ikinci plana atıp
gücün her fırsatta savunusunu yapmaya girişmek, kitleyi kendi özünden koparıyor
en başta. Öyle olunca, kendi kanallarındaki bankalı-faizli reklamlar da, kendi
gazetelerindeki astroloji de, ucuz magazin de kimseye batmıyor . Bir düşünün;
geçen Ramazan da bir muhafazakar gazetenin Ramazan sayfasının sponsoru Halk
Bankası idi!
Hoşgörüsüz, kendisinden başkasına hayat hakkı tanımayan,
hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan bakış açısı, öyle bir noktaya geldi ki,
aleni yanlışlarını, hatalarını bile kabul etmiyor, en ufak bir özeleştiriye
bile girişmiyor. Bu anlamda, dikkate değer birer çıkış olarak Yeni Şafak tan 2
yazarın birkaç gün arayla çıkan yazılarını görebiliriz. Önce Kemal Öztürk,
iktidara yakın medyanın hal-i pür melalini, Sürmanşet ve manşet iktidarın
yöneticilerine ayrıldı mı, günü kurtarmış oluyorlar diye özetliyor ve
nevzuhur gazetecilerin, yazarların, kraldan fazla kralcılıklarını ifşa
ediyordu.
Sonra da İbrahim Tenekeci ağabeyimiz, Kemal Öztürk ün
yazısına değiniyor ve Öztürk ün özetle hep beraber çürüyoruz dediğini
söylüyordu. Ardından ise alıntıladığı Ey dindarlar! Güneş, Takvim ve benzeri
şovmen gazetelerin haberleriyle politika oluşturmayınız sözleriyle önemli bir
eleştiride bulunuyordu. İddia değil de dert sahibi olsaydık, belki sonuç
değişebilirdi. Bu kadar derin yaralar almayabilirdik sözünü de özeleştiriden
öte bir pişmanlık ifadesi olarak kaydetmeli belki de.
Sözün özü; Müslümanlar için muazzam bir fırsat bu süreçte
heba edildi. Nice idealist, içten pazarlıksız, dava sevdalısı ve samimi insanın
emekleriyle, çektikleri sıkıntılarla, ilmek ilmek işlenerek, damla damla
birikerek oluşan birikimler, pervasızca, iktidar olma ve kalma harcandı. Artık
muhafazakar kesimde aslolan amaç değil, araçlardır. Yani dava değil, güçtür en
önemlisi. Kültür, edebiyat, sanat, düşünce, bilim, eleştiri olmadan, sadece
maddi kaynaklara sarılarak, sadece güce yapışarak, sadece ben yaptım oldu
diyerek ortaya hiçbir eser konamadığı görüldü oysa.
Keşke, bu özeleştiriler, köprüden önceki son çıkış
geçilmeden yapılsaydı