Köprüden Geç ama Kendinden Geçme

Abone Ol

Fuzuli’nin “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” diye bir sözü var, bilirsiniz. Tam da böyle bir ruh hali içindeyiz. Kavram kargaşaları almış başını gitmiş, içleri boşaltılmış. Değer yargıları yozlaşmış, kıstaslar maddeye endeksli hale gelmiş ve bizler böyle bir topluma dert anlatmaya çalışıyoruz.

Biliyor olmanın, görüyor olmanın sorumluluğu bambaşka bir şey. Hani uçuruma giden bir araç görürsünüz de, aracın içindekiler tempo tuttukları müzik sesinden sizi duymaz olurlar. Bağırır, çağırır, kendinizi yırtarsınız ama bir türlü sesinizi aracın içindekilere ulaştıramazsınız. İşte memleketteki manzara-i umumiye bundan farklı değil. Bir şekilde sesinizi duyurduğunuzda ve yolun sonunu işaret ettiğinizde ise, aracın üzerinde gittiği yolu görmüyor musunuz, aracımızdaki konforun farkında değil misiniz diyorlar. Yolu da görüyoruz, şoförü de tanıyoruz, yolcuların ruh halini de biliyoruz ama aslında direksiyonda olan sizler değilsiniz. Yanlış istikamettesiniz, kendinizle beraber milletin akıbetini de tehlikeye atıyorsunuz dediğimizde ise, çekememezlikle ve art niyetli olmakla suçlanıyoruz.

Sosyal meselelerde iki çarpı iki her zaman dört etmez bunu biliyorum. Bazen üç, bazen beş ettiği de olur. Ancak iki çarpı ikinin hiçbir tartışmaya mahal bırakmadan dört ettiği durumlar da muhakkak vardır. İşte bu durumlarda bile anlaşılamamak var ya,  bunun insana verdiği üzüntü ve acı başlı başına yetiyor.

Öylesine zor bir zeminde çıkış bulmaya çalışıyoruz ki, bunca yıllık siyaset okumalarımda,  birbirine zıt iki konuyu aynı özgüvenle bu kadar net savunabilen başka bir iktidara şahit olmadım.

14 yıllık zikzaklarla dolu bir süreci hatırlatarak tekrara düşmek istemem. İsrail ile başlatılan süreç bile tek başına meramımızı anlatmaya yeter aslında. Mavi Marmara Gazze’ye giderken toplumdaki olumlu tepkiden oy devşiren bir iktidar vardı ama bugün, Lady Leyla’yı “Otorite”ye teslim eden bir iktidar var. Şükür ki Mavi Marmara’nın istismar edildiğini gören bazı toplumsal kesimlerden uyanma belirtileri görmeye başladık.

Rusya ile kriz, ülkemizi Batı’ya mecbur hale getirir. Uçağı neden düşürdüğünüzden eminseniz, orada durun, değilseniz, bir çıkış bulun dediğimizde, “Rus yanlısı” olmakla suçlandık. Ancak sonrasında Rusya’dan yazılı “özür” dilendi, bizi suçlayanlar hiçbir şey olmamış gibi alkışlarla karşılandılar. Bir de muzaffer komutan edasıyla sorunu çözen bir kisveye büründüler ki, bu duruma nasıl tepki vereceğiz, bilemiyorum.

İsrail’le yapılan anlaşmanın haftasına, Rusya’yı, müftülere-muhtarlara nikâh kıyma yetkisini, köprü açılışını sıkıştırıp herhangi bir sorun yaşamadan süreci geçen bir iktidar ancak tebrik edilir. Bir de özür dilemesi gerekirken, özür dilenen bir iktidar iseniz artık kanatlarınız rüzgârla dolmuş demektir.

Şimdi de Osman Gazi Köprüsü üzerinden bazı konuların üzeri örtülmeye çalışılıyor. Öncelikle şunu ifade edeyim. Kim memlekette taş üstüne taş koymuşsa,  millet olarak o hizmetlerin mimarlarına teşekkür etmemiz gerekir.

Ancak biz İsrail diyoruz, Osman Gazi Köprüsü diyorlar. Suriye diyoruz, Marmaray diyorlar. Ergenekon diyoruz, duble yollar diyorlar. Çözüm Süreci’ndeki yanlışlar diyoruz, havalimanları diyorlar. İyi de elmalarla, armutları neden aynı kefeye koyuyorsunuz? Bizler yapılanlara teşekkür ederken, sizler kendinizi neden yanlışları savunmak zorunda hissediyorsunuz?

Bugün bayramın birinci günü ve bu yazıyı İstanbul’da yaşayan dostlarımızın birçoğu memleketlerinde okuyorlar. Daha tatil başlamadan, yollardaki yoğunluk ayyuka çıkmıştı. Bir anlamda “kavimler göçü” gibi İstanbul Anadolu’ya aktı. Şimdi sorulması gereken asıl soru şu; Almanya’da bütün şehirler nüfus dağılımı açısından aşağı-yukarı birbirine yakın seyrediyorken, İstanbul neden 15-20 milyon gibi bir nüfus ile yaşamak zorunda kalıyor? Bu soruyu sorduğumuzda, şöyle anlamsız bir bakışla muhatap oluyoruz. Oysa konu çok net; Osman Gazi Köprüsü gibi yatırımlar, sen memleketine giderken kaçarcasına kullandığın bir hizmet olarak değil de, Anadolu’dan İstanbul’a gezmeye gelirken kullandığın bir hizmet olursa, ben o zaman yapılan yatırımı gerçek bir kalkınma emaresi olarak kabul ederim.

Bu saatten sonra İstanbul’a yapılan yanlışları sadece itiraf etmek, affedilmek için yeterli olur mu bilmem? Bundan sonra ne olacak sorusunun muhatabı kim? İstanbul’a ucubeleri armağan! ederken, şehrin ruhuna ihanet ediliyor diyenlerden de özür dilenecek mi?

Yani havaalanından uç, duble yolu kullan, köprüden geç ama kendinden geçme. Bilesin ki bunlar iyidir, hoştur ama büyük devlet olmak için tek başına yeten işler değildir. Bunlar işin sadece makyaj kısmıdır.

Osman Gazi demişken günümüz şehit ve gazilerini de Abdürrahim Karakoç Üstad’ın “Bayramlar Bayram Ola” şiiriyle hatırlamış olalım.

Giden Bayramlardan almadık bir tad

Gardaş bu senenin bayramı nasıl?

Şenay’larda bayram her gün, her saat

Elif’in, Döne’nin bayramı nasıl?

İçinde boğulduk derdin, acının

Uykusu bitmedi şeyhin, hacının

Üç gardaşı şehit veren bacının

Oğulsuz ananın bayramı nasıl?

Dert deşmek değildir gayem, niyetim

Düşündükçe sızlar kemiğim, etim

Gelini dul kalmış, torunu yetim

Ak saçlı ninenin bayramı nasıl?

Sabahtan haber yok, ufuklar kara

Semerkant kan ağlar, yanar Buhara 

Keşmir, Kâbil, Kerkük hasret bahara 

Kudüs’ün, Sina’nın bayramı nasıl?