1980 li yıllara gelinceye kadar, Türkiye nin AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu), bugün için AB (Avrupa Birliği) ile ilişkisi, bütün abartmalara, hayal kurmalara, atgözlüğünden bakmalara rağmen, yine de diplomasinin sıkı kurallı mantığı çerçevesinde sürdürülmüştü. Kuşkusuz Ortak Pazar söyleminin belirgin olduğu 70 li yıllarda, "Onlar ortak, biz pazar" sloganı bir dereceye kadar milli menfaat duyarlılığını çağrıştırıyordu, ama ciddi bir şekilde Batı nın varlığını irdelemeye kadar gidilmiyordu. Aksine tam Batılı (yani çağdaş) olunamadığı için, tam bağımsızlık da bir türlü gerçekleştirilememiş ve gerçekleştirilemiyordu. Burjuva sınıfıydı, proleteryaydı, bunların devrimleriydi, 80 li yıllara, yani 12 Eylül e kadar söylenegeldi. Güya mesele bazı kelimeleri, kavramları söylemek, bazı tavırları almaktı; gerisi, muhteva, düşünce, ahlâki duruş vb. kendiliğinden sadır olurdu. İnsanları toplumu, yöneticileri, siyasetçileri, yazarları, sanatçıları, düşünürleri, bir eleğimsağma halesiyle kuşatır, bundan sonra da onlar dönüşürler, evrilirler, değişirler ve gelişirlerdi. Böylece "yeryüzü cenneti" kurulurdu!

Oysa, en azından düşünce temelinde, daha geriye gitmeden, II. Meşrutiyet (1908) ten beri Mehmet Akif ti, Sait Halim Paşa ydı; Cumhuriyet dönemindeyse Necip Fazıl dı, Nurettin Topçu ydu, Osman Yüksel di, Sezai Karakoç tu, Nuri Pakdil di, Erol Güngör dü: Batı ve Batılılaşmanın mahiyeti itibariyle irdelenmesini ısrarla söyleyip durdular. Bu sanatçıların, düşünürlerin bizzat en yakınlarında duranlar, onları anlamış görünenler bile, karşılarına çıkan ilk fırsatta birtakım saik ve çıkar duygusuyla, egemen ve tutarsız anlayışların saflarına karışıverdiler. Necip Fazıl, Menderes i anlattığı eserinde (Benim Gözümde Menderes), Batı ve Batıcılık tutumuna karşı nasıl bir kişiliğe ihtiyaç olduğunu yürek burkuntusuyla sezdirmeye çalışır. Bu bir körü körüne Batı ve Batıcılığı red değil, onun karşısında kendi varlığıyla duruş ısrarıdır.

Siyaset alanında daha netameli ve tuzaklarla dolu yolu açmaya "Millî Görüş" adı altında Erbakan girişti. Kırk yıla yaklaşan mücadele sürecinde "sanayileşme hamlesi", "İslâm Ortak Pazarı" ve nihayet "D-8" hareketi ya da oluşumu bu cümleden olanlardır. Her geçen gün Türkiye nin bu türden bir hamle içinde olma zorunluluğunu ayan-beyan ortaya koymuştur. "D-8" hareketini, sözüm ona "hayalcilikle" niteleyenler, ABD-İsrail patronajlığındaki BOP u, tek kurtuluş reçetesi olarak kabullenmekte hiç bir sakınca görmeyeceklerdir. Öyle ki, Irak ın bir cinnethaneye dönüştürülmesi, Afganistan ın bir sürek avı sahasına çevrilmesi ve Filistin in işsizliğin, yoksulluğun, açlığın ve ölümün Tih Çölü ne döndürülmesidir BOP. Ve Türkiye nin terör ile silaha daha fazla kaynak ayırmasıdır. Eğitime, yatırıma, istihdama ayrılması gereken payın küresel silah tüccarlarının, rantiyecilerin, işbirlikçilerin, türedi müteahhitlerin kasalarına yönlendirilmesi ve akıtılmasıdır.

AB ile Türkiye ilişkisi daima bu hedefi gözettiği için, bu toprağın tarihine, kültürüne ve ruhuna sadakat içinde olanlar, her hal ve şartta uyarı görevini yerine getirmeye çalıştılar. Lisan-ı hal ile bunun bir devletten bir devlete olan diplomatik ilişki olduğunu, soyut bir dostluğun ya da düşmanlığın sözkonusu edilmemesi gereğini hep vurgulayageldiler. Elbette AB ile de, ABD ile de, Rusya yla da, Çin veya Hindistan ile de insanlığın, barışın, adaletin ilke kabul edilerek menfaat ölçeğinde diplomatik stratejik ilişkiler kurulması mümkündür. Ancak Türkiye, tarih ve uygarlık sorumluluğu bağlamında Müslüman ve mazlum halkların hak ve hukukuna öncelik tanımak yükümlülüğünü de unutmamalıdır, unutamaz da. Avrupa nın, Amerika nın, Batının bilinçaltı bu tarihi yükümlülüğü daima hesapta tuttuğu için, bunlarla kurulacak ilişkiler, diplomasi, hatta antlaşma ve sözleşmelere, kaçınılmaz olarak yansımak durumundadır. Elbette Türkiye nin AB ye, kısaca Batı ya bakışında ve ilişkilerinde, bilinçaltı yönlendirmeleri, baskıları ve tepkimeleri etkisini gösterir.

Toparlarsak, son Lizbon toplantısının doğru okunması gereken bildirimi AB-Türkiye ilişkisinin şimdiye kadar gelen sürecinin herhangi bir içeriğinin bulunmadığı şeklindedir. Bunun simgesi "Kopenhag Kriterleri"nin lafzi, sözel, biçimsel olduğunda ifadesini bulmaktadır. 14 Aralık 2004 tarihinde alındığı ilân edilen müzakere tarihi, aslında Türkiye-AB ilişkisinin mecra değiştirerek son bulduğuna konulan nokta şeklinde değerlendirilemez mi Aslında dile getirilen, "Kopenhag Kriterleri olmazsa, Ankara Kriterleriyle devam ederiz" sözü bunun başka türden anlatımıdır. Ancak "Ankara Kriterleri"ni oluşturacak unsurların sağlam biri çeriğe sahip olup olmadığı meşkuktur.