Konya

Abone Ol

Konya’ya dair konuşmak yahut yazmak Konya’ya kısa zamanlı uğrayıp geçmiş olanlar için kolay, üniversite yıllarını Konya’da geçiren, orada derin dostluklar biriktiren ve daha ötesi Konya’ya akraba olan -hadi uzatmayalım, damat diyelim- benim için zor meseledir. Konya, artık satırları aşan bir şehir benim için. Ama yine de denemek isterim.

Mevsim yazdan sonbahara dönerken, 2004 Eylül’ünün son günlerinde bir sabah vakti, Aksaray ile Konya arasında seyreden otobüsün arka koltuklarında, göz kapaklarımı birbirinden ayırmaya azmetmiş yakıcı güneş, sonunda zafere ulaşmış ve beni uyandırmıştı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir ’de Konya bahsinde tasvir ettiği manzara ile yüzleşmiştim o anda. Yeşile, ağaca; dağa, tepeye aşina gözlerim henüz mahmurluğunu üzerinden atamadan sonsuz bir rüyaya uzanırmış gibi duran uçsuz bucaksız düzlük karşısında şaşkınlığa kapılmıştı. Bu histe yalnız olmadığımı Tanpınar’ın o nefis Konya yazısındaki cümleler hatırlatacaktı daha sonra bana. Şöyle diyordu üstad: “Konya bozkırın tam çocuğudur. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğunuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuk sultanlarının şehrinde bulursunuz.” (A. Hamdi Tanpınar- Beş Şehir- Dergâh Yayınları)

Şehrin içine doğru ilerledikçe evinden, anne babasından ayrılmış, çaylak bir öğrencinin yaşayabileceği tüm karmaşık hisler, gözyaşlarımı çağırıp duruyordu. Bir yandan üniversite tercihlerini hep İstanbul’dan yana kullanıp son dakika değişikliğiyle Konya’yı araya yazmanın ve bu şehre gelmenin kader planında bir yeri olduğunu düşünürken, öte yandan kalacak yer bulma telaşına, okula alışma çabasına düşmüştüm bile.  

Baba dostu Faruk Alp hocam ve birkaç hemşehri dışında bu şehirde bana aşina çok fazla bir şey yoktu. Bu böyledir ya, başlamak her zaman zordur. Tanpınar’ın ifadesi ile “Konya, insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi âlemine taşır yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız.” Bu iki ihtimal içinde yabancı kalma konusundaki direncimin yerini üstadın ilk önermesine bırakması çok sürmedi. Bir kaç ay içinde bozkırın içinde gizlenen bu koca şehirde gençlik yıllarının arayışları, heyecanları ve dostlukları ile yeşermeye başlamıştı hayat. Konya’ya geldiğim ilk aya denk gelen Ramazan ayının bu şehre has estirdiği hava beni rahatlatmıştı. Akşam namazından sonra oturulan iftar sofralarından, teravih sonraları katılmaya çalıştığım Mesnevî derslerinden, sayıları çok olmasa da fakültedeki kıymetli hocalarımın sohbetlerinden, oda arkadaşlarımdan, uzun yürüyüşlerimden türeyen bir güzellik mutlu etmeye başlamıştı bu şehirde beni. Kaçış planlarını çöpe atmış, tatillerde özlemeye bile başlamıştım şehri. Tanpınar’ın ifadesine dönecek olursam Konya kendi âlemine taşımıştı beni sıtma gibi yakalayarak.

Büyük fakihlerin, mutasavvıfların yurdu olan Konya’da mümbit bir gerilim hattının her daim cari olduğunu geçen bir iki yıl sonrasında anlamaya başlamıştım. Bin yılı aşkın süredir Anadolu coğrafyasının kalbi işlevini gören bu büyük şehrin her zaman diri, heyecanlı tarafının nasıl bir gelenek oluşturduğunu anlama fırsatı buldum içinde yaşayarak. Selçukludan günümüze birçok entrika ile örülü tarihinde Konya’nın zor başlangıçların şehri olduğunu söylemek yerinde olacaktır sanırım. Yakın tarihimizde Konya’nın siyasî istikâmetimize nasıl yön verdiğini şahitlerinden dinlediğim hatıralardan öğrenme şansım oldu.

Konya’da geçen beş yıllık süre içerisinde birbirinden kıymetli ve renkli insanları tanıma fırsatı da buldum ki hâlâ Konya’daki bu güzel tanışmalar faslı bitmiş değil. Bir büyük şehir olmasının yanında insanları birbirine kavuşturan ve kaynaştıran tarafı ile Konya benim hayatımda çok köklü dostluklara vesile oldu. Aynı sınıfı, aynı yurdu aynı evi paylaştığım arkadaşlıklar, hala canlılığını koruyan kültür ve edebiyat ortamlarında kurulan nitelikli bağlar, dünya yükünü hafifleten cinsten. Hangisinin ismini ansam unuttuğumun yerine koyabileceğim sayısız güzel adamla,  beni üniversite tercihlerimi değiştirmeye sevk eden kaderim buluşturdu. Seneler boyunca devam eden radyo programları, güç bela çıkarılmaya çalışılan dergiler, uzun, koyu sohbetler, nasıl geçer bu şehirde beş yıl sorusunu utandıracak cinstendi. Bilhassa Sait Mermer, Vural Kaya, Kemal Kahramanoğlu, Ahmet Küçük, Alptekin Saran, Rauf Nacak, Zeki Saka’nın bize abiliğin de ötesinde gösterdiği yakınlık çölde bir vaha hissi veriyordu. Recep Ayık, Atilla Yaramış, Berşan Durmuş, Bünyamin Karabaş, İsmail Şakıma, Mustafa Öztürk, Sinan Sunar ve ismini yazıyı kaleme alırken unuttuğum sayısız güzel insan ile örülen dostluk kalesi ise hala ayakta. Şükür.

Konya’nın yakıcı ayazları, rüzgârları kadar bıyığını balta kesmeyen adamları, sert mizaçlı delikanlıları da vardı. Onların dahi gerginliklerindeki samimiyet benim için şimdi yeni yeni kıymetleniyor doğrusu. Sözü bağlamadan anmalıyım ki Konya’daki gençlik çalışmalarını yürüten birçok büyüğümüz bizlere gönül kapılarını açmış, başka yerde edinilmesi imkânsız tecrübeler kazandırmışlardır. Hâlâ AGD Şube başkanlığını yürüten Mehmet Parlak başta olmak üzere sayısız etkinliğe birlikte ortak olduğumuz kıymetli arkadaşlarımız hâlâ vefanın ne olduğunu bize hatırlatmaktadır. Var olsunlar. Gençlik hülyâları, ayak sürçmeleri, gönül kırıkları bir kenara konulabilirse Konya’nın hatırlattıklarını böyle hülasa edebilirim bu sütunda sizlere.

Taziye: Konya yıllarında tanıma şansına eriştiğimiz Prof.Dr. Köksal Alver hocamızın muhtereme eşleri Cemile Sümeyra Alver hanımefendi geçtiğimiz hafta rahmet-i rahmana kavuştu. Kendisine rahmet, hocamıza ve yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum.