Kontrol dışı…

Abone Ol

Bundan 3-4 sene önce, o günkü hükümetin bir bakanı “ekonomiyi soğutmaktan” bahsetmiş ve adeta “bozguncu” durumuna düşmüştü. Daha doğrusu Merkez Bankası’nın durumuna düşürülmüştü bir anda. Neydi merkez Bankası’nın durumu? Siyasi iktidarın uyguladığı ekonomi politikaları çerçevesinde “durumu idare etmek”, hatta “günü kurtarabilmek”.

Yakın zamana kadar siyasi iktidarın ekonomi yönetiminde hep etkin bir rolde olan ve özellikle de yabancı yatırımcıları ikna rolünü üstlenen o bakan bugün kabinede yer almıyor. Görüntüye göre ekonomi yönetiminde de bir rolü gözükmüyor. Küresel sistemi özümsemiş ve savunan bir isimdi, ancak o günkü tespiti doğruydu.

Maalesef Türkiye’deki siyasi iktidarların ekonomideki savurgan ve popülist tavrı, bir türlü değişmedi gitti. 54. Erbakan Hükümeti haricinde küresel sisteme entegre olmayı, kapitalist bir tavrı, emeği ve üreticiyi değil de rantiyeyi önceleyen politikalar sürüyor hala.

Türk ekonomisinin yapısal sorunlarını çözmeden, sadece tribünlere oynayarak ve gün kurtarmaya girişerek “sıhhatsiz” büyüme trendleri yakalamak, birkaç sene durumu idare etse de orta ve uzun vadede sorunları katladıkça katlıyor. Nedir Trük ekonomisinin yapısal sorunları? 3 açık! Cari açık, tasarruf açığı ve bütçe açığı! Birbirini besleyen, birbirinden etkilenen, çözülmedikçe ekonomiyi “kafa kolda” tutmaya devam edecek sorunlar silsilesi. Siyasi iktidarların adamakıllı bir çözüme girişememesi, bunun hem ekonomik hem de siyasi maliyetlerinin olması.

Bu sorunların çözümü için paradan para kazananların, yani rantiyenin tekerine çomak sokmak gerekiyor. Yani Londra bankerleri ve onların Türkiye mümessillerinin rahatını bozmak gerek ki, siyasi ve ekonomik manada bu çevrelerle aranızın iyi olmasını önemsiyorsanız, bu pek de olası görünmüyor. Refahyol hükümetinin rantiyenin musluklarını kesmesi, kamudan bunlara akan kaynakları kesmeye teşebbüs etmesi, yüksek faizle borçlanmalara girişmeyeceğini açıklaması gibi faktörlerin sadece ekonomik değil 28 Şubat gibi siyasi neticeleri de olduğunu hatırlamak lazım.

Bugün, Hazine Müsteşarlığı 3 aylık periyotlarla “iç borçlanma stratejisi” açıklıyor. Bunu gizli saklı, herkesten habersiz yapmıyor. Devletin resmi ajansı bunla ilgili haber geçiyor ve bu “borçlanma stratejisi” bütün kamuoyuna açıklanıyor. Stratejinin temel noktası basit: “Borç ödemek için borçlanmak!” Bu nokta da açıkça ifade ediliyor. Gizli saklı olan bir şey yok yani…

Eğer ki “borcu borçla ödemek” yoluna girerseniz, sonsuz bir kısır döngüye de girmiş oluyorsunuz. Borcu ödemek için borçlan, ileride hem borç hem de borcun faizlerini ödemek için yine borçlan, hababam borçlan! Bankaların Avrupa’daki muadillerini bile kıskandıran kazançlar, kârlar elde etmesinde, vatandaşın iliğine kemiğine kadar borçlu olması kadar bu nokta da önem arz ediyor.

Ekonomik büyümeyi “el parasına”, yani yüksek faizle borçlanmaya dayandırınca haliyle ekonominin yapısal sorunları da içinden çıkılmaz hale geliyor. Tasarruflarımız yetersiz olduğundan büyümek için gerekli kaynağı yurtdışından borçlanarak sağlama yoluna gidiyoruz. İhracatımız ithalatımızı karşılamıyor, yani dış ticaret açığı ve dolayısıyla da cari açık oluşuyor, bunu kapatmak için yine borçlanıyoruz. Şirketlerin borçluluk seviyesi ciddi bir noktaya ulaşıyor haliyle.

Bu şekilde ulaşılan büyüme geliri artırmıyor, vatandaşın cebine de piyasalara da yansımıyor. “Sıhhatsiz büyüme”den kasıt bu. Araba hararet yaptı yapacak durumda olduğu halde motoru yüksek devirde çalıştırmaktan farksız bir durumu yaşıyoruz. Dengeleri oturtamadığımızdan yüksek enflasyon bedelini ödeyerek büyümek zorunda kalıyoruz. Yani büyüyoruz ama kazandığımızı da enflasyon alıp götürüyor.

Enflasyonu 2006’dan beri hedef olan yüzde 5’e yaklaştıramadık ve Merkez Bankası’nın enflasyon tahminini bir anda 5 puan yukarı revizyon etmesi de yakın bir gelecekte durumun iç açıcı olmadığını gösteriyor. Aynı zamanda da meselenin kontrolden çıktığını tabi..

Sözün özü; frenler boşalmışsa arabayı durdurmak gerekir, daha da hızlanmak değil…