Kölelikten kurtuluyoruz

Abone Ol

3 ARALIK 2017 Dünya Engelliler Günü’nde Sayın Başbakan’ın konuşmasını dinlemiş ve mutlu olmuştum. Ne güzel, tam da benim düşündüklerimi ve arzu ettiklerimi bir bir anlatmıştı. Engelli sahabelerden Abdullah ibn-i Ümmü Mektuma,  Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın nasıl değer verdiğini, Muaz bin Cebel’i Yemen valisi olarak tayin ettiğini teferruatlarıyla anlatmıştı. İşte bu da bizim istediğimiz bir devlet adamı profili ortaya koymuştu. Bundan ötürü de Sayın Başbakan’a bir sempati, bir yakınlık hissetmiş ve takdir etmiştik.

Ne yazık ki, 4 MART 2018 günü engelli kamu personeli atamasında yapılan yanlışlar nedeniyle aynı Başbakan bizi hayal kırıklığına uğrattı. Aslında iktidar on altı yıldır hemen her alanda, her icraatta partizanlık yapıyordu. Fakat engelliler söz konusu olunca partizanlığı bir kenara bırakırlar, engellileri dernekler üstü görürler ve partiler üstü sayarlar diye düşünmüştük. Maalesef, biz de burada yanıldığımızı gördük. Partizanlığın, torpilin en âlâsını burada da yaptılar. Partizanlık bunların damarlarına, iliklerine öyle işlemiş ki kendilerinden olmayanı kura çekimine dahi çağırmıyorlar. Bize göre engelli sahabelerden söz eden ve Asr-ı Saadet örneklerini veren bir anlayış böyle yapmamalıydı. Ama yaptı. Anlaşıldı ki bunların özü başka sözü başkaymış. Demek ki konuşmakla olmuyormuş. Samimiyet ve icraat gerekiyor.

Haksızlığı, yolsuzluğu ve yoksulluğu ortadan kaldıracağız iddiasıyla iş başına gelen iktidar,  toplumu şaşırtmaya devam ediyor. Hızla büyüyoruz diyor ve kalkınmada dünyanın ikinci ülkesiyiz diyorlar. Milli gelirimiz kişi başına 10 bin dolar diyor. Nerede, keşke gerçek olsa. İsterseniz şurada bir hesap yapalım. Söylendiği gibi milli gelir kişi başına 10 bin dolar olsa 4 kişilik bir ailenin yılda 40 bin dolar geliri olması lazım. Bu da 160 bin TL eder. Aya böldüğümüzde aylık 14 bin TL olması lazım. Soruyoruz şimdi, ayda 14 bin TL kimin evine giriyor? Engellinin mi, emeklinin mi, işçinin mi, memurun mu hangisinin? Bunların olmadığı belli, ama kimin derseniz, futbolcunun, artistin ve sanatçı denen bir kısım insanların, şovmenlerin ve patronların. Bu iktidar da zaten bunların iktidarı. Peki, bunlar nüfusun kaçta kaçı? Evet bunlar azınlık, peki kimler oy veriyorlar da bunlar kazanıyor? Efendisinin emrine amade olan köleler oy veriyor. “Vermezlerse ne olur, ne ceza görürler?” korkusuyla yaşıyorlar.   

Peki ne zamana kadar devam edecek bu durum derseniz, köle efendisinden korkmayacak bir gücü arkasında görünceye kadar. İşte o güç Milli Görüş’ün temsilcisi olan Saadet Partisi’dir. Artık şafak söküyor, güneşin ışığı aydınlatmaya başladı. Kölenin içinde bulunduğu karanlık sona eriyor. Köleye seslenen bir ses var, “korkma arkanızdayız”. İşte bu ses Saadet Lideri’nin sesi. Yoksulun, güçsüzün, mazlumun, haksızlığa uğramışların, garip gurabanın hakkının verildiği, adil bir düzenin tesis edildiği, “Yaşanabilir bir Türkiye’nin” kurulduğu yarınların teminatının sesidir bu ses.

Evet, şimdi ne yapmak lazım. Köle esaretten kurtuluyor. Kime niçin oy vereceğini de idrak etmiş görünüyor. Ama seçim sandıklarına sahip çıkılması lazım. Getirilen seçim sistemi yanlışlıkların, haksızlıkların yapılmasına en müsait bir sistem olduğunu muhalefet kesimi kabul ediyor ve dile getiriyor. İşte bu noktada seçmenin ve teşkilatların uyanık olması ve kendine düşen görevi sandık başlarında hakkıyla yerine getirmesi lazım. Aksi halde kölenin esareti devam eder. Bunca emekler de ziyan olur. Allah, kötü sonuçlardan bütün milletimizi korusun. Vesselam.