Kişisel menkıbeni yaz…

Abone Ol

“Gerçekte kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimseye karşı hayat cömerttir” demekte Paulo Coelho.

Din ulularının ya da tarihe geçmiş yiğit kimselerin olağanüstü, yüce yanlarını anlatan, dilden dile yayılıp gelen öyküdür menkıbe. Tarihe geçmemiş sıradan insanların da menkıbeleri olur elbet.

Dahası fena insanların destanları da satılmıştı 25 kuruşa, geçmişte.

Cinayetler, söndürülen ocaklar, çocukları yetim bırakmalar anlatılmıştı acıklı ses tonları ile sokak aralarında.

“Kendi kişisel menkıbesini yaşayan kimse neye ihtiyacı varsa hepsini bilir. Bir düşün gerçekleşmesini bir tek şey olanaksız kılar: Başarısızlığa uğrama korkusu.”

Bu yüzden fatihler düşlerinde görseler şaşacakları coğrafyalarda, hayranlıkla baktılar yarıştıkları ulu dağlara ve denizlere. Fakat yazarın kişisel menkıbesi yüz kızartıcıydı.

Sen yolları başkalarının kalbine saplayabileceğin oklar mı sandın.

Sen direksiyonu elinde hangi çift taraflı kılıç gibi kullanıp, sürdün üzerine, sadece teke tek de değil; bir aileyi, hatıraları, mutlulukları, huzurları yok ettin.

Kalem tutan eline aldığı alkol şişesi ile bütün o yolların kabile reisi gibi görüp de kendisini, basmış gaza.

Kaza kesinlikle değil cinayet .

Baba ve 16 yaşındaki kızı, cinayet mahallinde yaşamlarını kaybederken ağır yaralı annenin başında ağlamıştı oğlu, “Diren ne olur, hayatta kal, aile fotoğrafımız tamamen solmasın.”

Aileden tek başına kalan delikanlı, cenazelerinin yasını tutamadan, umutla yaralı annesinin bin parçaya ayrılmış gövdesinden boşalan kanın dinmesini bekledi, soy ağacımızın son dalı annem kurumasa, dedi.

Olmadı, genç; annesinin ölü sinesine kapanıp, bir daha kan kustu.

Sonra menkıbesine asırlarca silinmeyecek lekeler düşürüşü yazarın; kaçışı, alkollü olduğunu gizleyişi, aşırı hız yapışı, arkadaşı üzerine cinayeti yıkışı.

Yıkılışlar yüreğimde.

“Kim ve ne olursa olsun, yeryüzünde her insan, her zaman, dünya tarihinde başrolü oynar. Ve doğal olarak o bilmez bunu.”

Sanatını derdi ile yoğuran usta yönetmenin ödül aldığı gün, sanatkârın elini havada bırakma protestosu yapan sunuculukla görevli kadın aktris de küçük menkıbeciğine hayat üflemeye çalışmıştı da, rüzgârında boğulmuştu.

“Ya Rab, evime girmene layık değilim” derken yeni Ahit.

Layık değilim yüzüne bakmaya, dergâhına durmaya, secde dağına varmaya dedi yüzyıllarca sufi.

Başrolünde sevgisizliğin, öncülüğünde saygısızlığın, üzerinde taşıdığın barutlarla kendi kalbini havaya uçururken aktris, belki de pişmanlığın da kanamakta idi ciğerlerin.

Fatihler değiştirirken dünya tarihini, dervişler bakmaya kıyamadı, gülün rengine, kendi gözünde kem izi vardır, diye.

“İnsan, hayaline yaklaştıkça, kişisel menkıbe daha çok gerçek yaşama nedeni oluyor.”

Dağda koyunları peşinde okurken kitapları, çözerken soruları, hayaline yaklaştığını biliyordu çoban çocuk .

Fakat her devirde haramiler türeyip şehri çalıp yağmalıyordu. Dağları dinamitle havaya uçur, parçala ovaları, her yanı rezidansa boğ, insanın üzerine sal, en şedit ordulardan daha acımasız beton ol. O gün yamaçta tek başına tutunmuş ağacı bari bıraksalar dedim, ertesi gün çoktan başını vurup toprağa gömmüşlerdi. Katledilme sırası tarım arazilerine, buğday tarlalarına, meyve bahçelerine, zeytinliklere, üzüm bağlarına değin gelmişti.

İtibar zengine ise, yoksulluktan kurtaracak her yol mubahtı.

Tüketimin insanlıktan çıkardığı yeni dünya düzeninde, asla aklına gelmiyorsa açlıktan ölenler; kişisel menkıbeni götür çöpe at.