Ülkemiz siyaseti çıkmaz sokakta. Bir kısır döngü içinde
dönüp duruyor. İleri bir adımı yok. Tıkanıldıkça tıkanıldı. Çıkış yolu da
bulunamıyor. Bütün kapılar kapandı ve tıkandı.
Daralan bir çemberin içindeyiz. Hiçbir zaman bu kadar
zorlanmamıştık ve tıkanmamıştık.
Müslüman coğrafyada, aynı kültür, medeniyet içinde
bulunan parçaların birbiriyle bağları kesik. Büyük devlet geleneğine sahip
Türkiye, deneyimsizlikler yaşıyor gibi. Gibi değil öyle. Bu büyük oluşun
temsilcisi nasıl oluyor da böylesine yalnızlaşabiliyor, tuzakların içine
düşebiliyor. Hemen her hamle sonuçsuz kaldığı gibi çıkmazlara da sürüklüyor. Şu
son yirmi yıllık dönemde, baş döndürücü bir anaforun içindeyiz. Kendimize
gelemiyoruz.
1950 li yılların başından beri o zamanki adıyla AT, AET,
daha sonra AB diye anılan Katolik Hıristiyan dünyasının kapılarında bir
sürüngenden farkımız yok. AB ye alınacağız diye meleyip duruyoruz. Tükenmeyen
bir umut gibi. Bir insan ömrünü aşan bir zaman. 65 yılı aşkın bir zamandır bu
sürüngenliğimiz, sürünüşümüz. Tükenmeyen ham bir umut olarak hâlâ sürüyor.
İdeolojik bağlamda birbirinden ayrı gibi görünen tarafların ortak hayali.
Sağcılar, solcular, muhafazakârlar. Gerek tek başlarına iktidar olduklarında
gerekse birlikteliklerinde sonuç ve süreç hiç değişmedi. Bu hastalık
muhafazakârlara da bulaştı. Milli Görüş düşüncesi içinde olanlar yol ayrımına
geldiklerinde ilk hamleleri Batı ile olan ilişkilerini daha koyulaştırmaktı. 28
Şubat paranoyasını yaşamış olan Müslümanlar kurtuluşlarını Katolik
Hıristiyanların kapılarında aradı. Batı nın kuklaları olan iktidarların,
güçlerin şerrinden, despotizmden kurtuluşu aradılar. Postallılardan kurtuluş,
demokrasi ve özgürlük ile adaletin orada olduğu zehabına kapıldılar. Sanki senaryo
gereği Müslümanların üzerinden bilinçli olarak 28 Şubat silindiri
geçirilmeliymiş. Sonunda başarılı bir sonuç alındı onlara göre. Onlar da
kurtuluşlarını Batı kapılarında aradı. Ta Tanzimat tan beri, özgürlük,
demokrasi, insan hakları ve adalet gibi önemli durumlar sadece onlara özgü imiş
gibi bir algı oluştu. Müslümanların Batı hayranlığı ve onların peşinden
sürüklenişi o gün bugündür sürüyor. Batı da kapılarını Müslümanlara kapattı.
Onların, bırakın Müslüman ca yaşamalarını insanca yaşamalarına bile fırsat
verilmedi verilmiyor.
28 Şubat sonrası muhafazakârlar
Amerika-İngiltere-Siyonizm üçlemesine daha sıkı sarıldılar. Onlarla iktidar
olacaklarını, onlar olmazlarsa asla iktidarda kalamayacakları duygusunu
yaşadılar. İyice yoğunlaştılar. Sağcı, solcu ve milliyetçilerden daha çok
onlara bel bağladılar ve güvendiler. NATO ve Batılı güçlere güven, ortaklıklar,
gönül birliktelikleri bir yere kadardır. Onların çıkarlarıyla sınırlıdır.
Sınırları belirleyen de onlardır.
Müslüman topluluklar ile olan birliktelikler ya
zayıflatıldı, uzak duruldu ya da işlevsiz hâle getirildi. Müslümanlar daha çok
parçalı hale getirildi. Çeşitli uyumsuzluklar öne çıkarıldı. 28 Şubat
sonrasında D-8 oluşumu rafa kaldırıldı. İktidara gelen muhafazakârlar da
onların yaptıklarına uydu. Müslümanlar arasında geçişler rahatlamışken hatta
muhafazakâr iktidar başlatmışken kendi elleriyle bu oluşu yıktı.
Suriye bataklığında tam bir sarmalın içinde bulduk
kendimizi. Rus uçağını hangi güç düşürdüyse bunu Türkiye kahramanlık
gösterisinde bulundu, sahiplendi. Ondan sonra Rusya ile arası açıldı bir türlü
toparlanamıyor. Türkiye şu sıra Rusya ile ilişkileri düzeltme kıvranışında.
İsrail ile belli bir noktaya gelmiş durumda. Ancak iktidar verdiği sözlerden
geri durmamak adına kimi konularda direniyor. Aslında iş bitmiş sadece bir
hamleye kalmış. Sayın Cumhurbaşkanımız Obama nın kalıbının adamı olmadığı
imasında bulundu. Bu deyim ve yaklaşım bana ait. Beklentileri karşılamamış.
Amerika da başkanlar sadece semboliktirler. Onlar sadece uygulayıcıdırlar.
Onların üzerindeki güçler her şeyi belirliyor.
Evet, kısır döngü sarmalı içinde boğuşup duruyoruz çıkış
yolunu bulmak için ama bir türlü bulamıyoruz. Böyle işte.