Kirlendi Her Şey

Abone Ol

Güzel olan her şeyi kirli olarak görmeye başladığında insan, anlamalı ki kirlenmeye başlamış. Galiba bir şarkıda, “Biz büyüdük kirlendi dünya” diye bir mısra geçiyordu. Ağır ağır göz kapaklarını kapatan hipnoz sandalyesine oturmuş insan gibi gerçeklikten koparak bir ara âleme geçmiş gibi bir zamanı yaşıyoruz. Yaşadığımız hayatı bütün yönleri ile bir masaya yatırdığımızda ortaya çıkan görüntüye bir bilinç durumunun eşlik etmediğini çok açık bir şekilde ifade edebiliriz. Yoksa bu kadar insan neden olduğundan daha da kötü olmak için bir biri ile yarışır ki? Haksızlıklara, adaletsizliklere, kuru heveslere nasıl böyle akıl almaz gerekçeler bulabilir ki? Olsa olsa bir aşınma dönemidir. İnsana dair umutları tutmakta ısrar eden insanlar için yaşanan bu zaman mümbitlikten çok uzak. Öyle ki kendi dertlerinden ördüğü surların içerisinde güvendeymiş gibi hareket etse de sadece kendi varlığını kaşıyarak bütün dünyadan kendini soyutlayarak ancak kendisini kandırmış olur.

Bugün gazı alınmış toplumların bir parçası olarak yaşayan insanın burnunun ucunu görme isteğinden başka hiçbir emeli, emeği yoktur. Bireyselliğin yüceltildiği bu nokta da bireylerin kaybettiği her şey aynı zamanda toplumlarında kaybının işaretidir. Rakamların arasında bir yer de herhangi bir istatistikî verinin parçası olmaktan gayri hiçbir etkiye sahip değiller. Bu bakımdan istatistik içinde, hesaplar içerisinde ancak “kurulu” kişiler ve işler boy gösterir. Ortaya bir şey koymadan sadece hazır da olanı tüketme güdüsündeki insanın bağlanması da, kurgulanması da elbette daha kolaydır. Yeter ki bir damar yakalansın. İşte bütün bu manipülatif durum içerisinde işitme, görme ve diğer uzuvlar soluksuz bir sıradanlığa doğru kürek çekiyorlar.

Oysa yüzyıllardır aynı uyarılarla sürekli karşılaşan insan hep aynı noktaya varıyor. Şayet bu uyarılar yerini bulmuş olsa her şey çok daha farklı olacak ancak durumu idrak etmekte zorluk çekiliyor. Bunlardan biri olan MarcusAurelius şöyle dikkat çekiyor: “Ruhumu herhangi bir kötülük ya da başka bir rahatsızlıktan uzak tutmak benim elimde ancak her şeyi oldukları gibi görüp, hak ettikleri değeri onlara vermem koşuluyla.” Oysa bugün gelinen noktada insanlar maddi ve manevi beklentilerden çok onları yerine getirecek bir rutine fit olmuş durumdalar. Adaletin ikamesi ve ayağa kaldırılması, iyinin güzelin hatırlanmaması hepsi bu kurgulanmış insanın kurgunun dışına çıkacak mecalinin olmamasından ileri gelir. Zihni artık rutin bir görev üstlenmiştir.  Oyalama ve olumlamadan oluşan iki fonksiyonlu bir durumdadır.

Şehirlerin orta yerlerinde patlayan bombalar, en basit ilacı alamadığı için, temiz su bulamadığından ölen çocuklara küçük bir acıma duygusunun dışında bigâne kalabilen insanlığın sadece ruhu değil, her şeyi bozulmuştur. Bu bozukluk her geçen gün derinleşmektedir. Kendini, davranışını değiştirmek en zoru kendine dönmek başlı başına bir meseledir. Gerçi bu zamanın insanı için bir şey ile mücadele edemez bir haldedir. Çünkü ilacı hep kendinden uzakta aramaktadır. Ancak kendi ile yüzleşebilirse belki yeniden içten dışa doğru bir temizlenme süreci başlayabilir. Hangi kovada soluduğunu taşıyorsan o kovayı bir yere bırak, sonra da başladığın yere yani hatıralarının izlerini sür, belki o zaman payına geleceğe dair bir ümit düşer. Jung’un dediği gibi; “Kafanda kurduğun düşünceye benziyorsun!” Sahi düşüncelerin halen var mı, neye benziyor? Hoşça bakın zatınıza...

TAŞ GEMİ

“Bırak kalsın masada ekmek

Testide su

Ayna puslu, pencere camı kirli

Bırak kalsın saçların dağınık,

Gözlerin uykulu” (Ahmet Erhan/Anne)

 

Not: Nesimi Çimen’in bir türküsü var. Böyle feryat feryat yükseliyor, nasıl bir çaresizlik ve hasret söylüyor, tarifsiz…  Eğer dolu dolu duymak istiyorsan “Bağışla beni”yi dinleyebilirsin. İster Nesimi versiyonunu ister Cem Doğan versiyonunu… “İşittim feryadını kırıldı belim/Gelmek mümkün değil bağışla beni/ Didindim çırpındım kapalı yolum/Gelmek mümkün değil bağışla beni.”

BİZE KADAR

1- Hz Ali (R.A.), “Başkasının hatasına sevinme zira sen de hiçbir zaman hatadan güvende değilsin” der.

2- Şeyh Sadî; “Kıymetli ömür, ‘yazın ne yiyeyim, kışın ne giyeyim’ derken bitti...”

3- H. Cibran, “Düne ait neşenin hatırası, bugünün en büyük kederidir” der.

4- F. Attâr, “Verdiği öğüdü biraz tutan, bunu başkalarına da dinletebilir” der.

5- Pessoa,  ne kadar da haklı bir yerden yaklaşıyor: “Bir asfaltı her gün sulasan da sana çiçek veremez; çünkü asfaltın tabiatında güzellik yoktur...”

DAĞARCIK

“Benliğin kipinin çığır açıcı üç değişimden geçtiğini ya da diğer bir deyişle özünde modern üç yeni nitelik edindiği fikrini ileri süreceğim. Benlik ilk olarak bir dikkat, inceleme ve temaşa nesnesine dönüşmüştür. İkincisi, benlik bir özne olarak, algılanan diğer varlıklardan ayrılmış ve bu algılanan varlıklar da ona tabi nesneler olarak atanmıştır. Üçüncüsü, benlik aynı zamanda bu yeni anlamlandırılan öznenin en başta gelen, ayrıcalıklı nesnesi mertebesine yükseltilmiştir.” (ZaygmuntBauman’dan)

Tekke

Sufi düşünür İdris Şah, “Öğrenme konusuyla ilgili sizinle konuşmaya geldim” diyerek kendisine gelen genç bir adamı şöyle anlatır:

“ + Şimdi zamanı değil, diye karşılık verir İdris Şah. / - Anlaşılan meşgulsünüz.

+Hayır, şimdi zamanı değil. / - Zamanınız yok demek.

+ Zamanım yok demedim. / - Öyleyse neden meşgulüm deyip bu konuşmaya son vermiyorsunuz?”

İdris Şah’a göre, “Genç adam ‘Şimdi zamanı değil’ in karşılığını dinleme kapasitesine sahip değildi. Yalnızca Şah’ın meşgul olduğunu ve zamanı olmadığı yorumunu kabul etmeye programlanmış, ‘Şimdi zamanı değil’in, daha sonra, daha uygun bir zamanda anlamına geldiğini anlayamamıştı.”

Bir lahza:

“- Yasalar günümüzde insanlardan çok şey istiyorlar. İnsan ilişkilerindeki en önemli şey öldü. Eğer yasalar sadakat ve güvene karşı ise bu ahlaksızlıktır.” (Kieslovski’den, 1985)