Kırılma...

Abone Ol

Dış politika tanınabilir bir özneyi zorunlu olarak içerir. Bu bakımdan herhangi bir topluluk ve iktidar kendiliğinden tanınabilir bir özne olma hakkını elde edemez. Dolayısıyla dış politikanın faili olamaz. Tanınabilir bir özne olma ölçüsü meşruiyet ile donanmış olmayı gerektirir. Yani evrensel hukukun ilke ve kurallarına uygun şartlara sahip olma yanında yine evrensel ahlâki değerlere bağlılığın, bir bakıma, tescil edilmesi beklenir. Mesela devletler hukuk açısından bir topluluğun ve iktidarın tanınması, herşeyden önce devlet olgusunu oluşturan unsurların (ülke, insan, hakimiyet) bulunmasını zorunlu görür. Böylece o topluluk ve iktidar dış politikanın faili, öznesi, yani muhatabı olabilir. Ayrıca evrensel ahlâki değerlere bağlılığa karine teşkil edecek bir tutum ve davranış sahibi olma kanaatinin verilmesi de gerekir.

Bu açıdan bir değerlendirme yapıldığında, mesela BM aldığı birtakım kararların bir hayli tartışmaya açık olduğunu, bazen de sureta bir anlam taşıdığını söylemek mümkündür. Sözgelimi ırkçılığı ve zorbalığı esas alan İsrail in dış politika öznesi olarak kabul edilmesi, en azından devletler hukukunun öngördüğü unsurlar bakımından, yanlıştı. Filistin e hâlâ sürmekte olan nüfus göçü dikkate alındığında, İsrail in devlet olarak tanınmasını sağlayıcı insan unsuru ölçüsünün tam olmadığı açıktı. Hâlâ da, çeşitli yollardan insan unsuru temin etme çabası sürdürülmektedir. Ama insan unsurunun temininde çoğunlukla hem hukuki, hem ahlâki ölçülere riayet edilmediği genellikle bilinmekte ve sezilmektedir. Mesela 40 lı yıllarda Türkiye de yürürlüğe konulan Varlık Vergisi uygulaması nedeniyle İsrail e ne kadar Yahudi vatandaş gitmek zorunda bırakılmış ve bunların ne kadarı geri dönmüştür, bir muammadır. Ancak bu uygulamanın, şöyle veya böyle, oluşturulmakta bulunan İsrail ile bağlantılı olduğunu düşünen araştırıcıların görüşlerinin yanlış olduğu da söylenemez.

Öte yandan, tarihen bilinen bir gerçektir ki, ırkçılığı ana ilke olarak benimseyen yahudiler, İsrail adı altında bir yönetim oluşturmak için ahlâki olmayan yollara başvurmaktan çekinmemişlerdir. Bizzat Herzl in, Osmanlı Devletine, II. Abdülhamid e para teklif ettiği bilinmektedir.

Demek oluyor ki, Filistin de, eğer dış politika öznesine sahip olması gereken isteniyorduysa, bu İsrail yönetimi değil, Filistin halkının oluşturacağı iktidar olmalıydı. Ne var ki, İngiltere başta olmak üzere Avrupa devletleri ve ABD ile BM, daha baştan meşruiyet temeli olmayan bir kararı hayata geçirdiler, daha doğrusu zorla dayattılar. Bunun ağır bedelini öncelikli olarak Filistinliler ve tüm Ortadoğu halkları ödedi, ödemeye de devam ediyor. Temelde yatan düşünce, Ortadoğu nun Batı emperyalizminin kurbanı kılınmasıdır. Irkçı ve zorba İsrail yönetimi bu emperyalizmin yerine göre ortağı, yerine göre tetikçisi, yerine göre de, sözümona "ideoloğu"dur.

Dış politikanın gereği olan bağımsızlığı esas alan bir devlet, Fransa nın işgalindeki Suriye yi bağımsızlığa teşvik ederek Ortadoğuda barışın kurulmasını, Batı emperyalizmini önlemenin yolu olarak görmüştü. Mustafa Kemal Suriye yönetici ve aydınlarına bağımsızlıklarını kazanmalarını tavsiye ederken, Fransız temsilcisine de işgali sona erdirmelerini, aksi takdirde Suriyelilerle birlikte savaşacağını söylemişti. Ne var ki Filistin de işgalci İngiltere nin adım adım geliştirdiği İsrail yönetimini, çok geçmeden tanıyan da Türkiye olacaktır. Hem İnönü nün hem Bayar-Menderes iktidarlarının, görünürde pratik çıkarlar uğruna uyguladıkları dış politika, Türkiye nin varlık ve amacına uygun olmadığı gibi Ortadoğu ve dünya barışına da olumlu bir katkı sağlamış sayılamaz. Çünkü İsrail in tanınması meşruiyetin ihlâli, adalet ve hakkaniyete değil, güç ve sömürüye alet olma demekti. Bugün olan da budur.