Kimin yanına yaptığı kâr kalmış?

Abone Ol

Halk arasında yaygın ve yanlış bir değerlendirme vardır ki, söylenerek dolanır durur. Zalimler kastedilerek yaptıkları kötülükler için "Yaptıkları yanlarına kâr kaldı" derler. Bu değerlendirme çok yanlıştır. Hiçbir kötülük, yapanın yanına kâr kalmaz. Kalır diyen, Allah (c.c) a iftira atmış olur.

Bu nasıl olur

Anlatayım:

Eğer zulme uğramış biri, mazlumiyetini öne sürerek zalimi, Allah a havale ederse Allah (c.c.) Muntakim (Suçluları adaleti ile müstehak oldukları cezaya çarptıran) ismiyle tecelli eder. O, kulunun intikamını zalimden alır. Muhakkak intikamını zalimden alır. Muhakkak intikam alırsa da kulun nedametine (pişmanlığına) ve tevbesine de mühlet (fırsat) verir. Verilen bu fırsatı bir kısım ahmaklar ruhsat zannederler, böylece zulümlerinin  yanların kâr kaldığını sanırlar. Yaptıklarını unutup zulümlerine zulüm kattıkları bir anda, hiç beklemedikleri bir zamanda cezalarını bulurlar.

Ceza gelince de:

"... Allah ım! Bu nedir Ben ne yaptım Bu kadar neden çektiriyorsun " gibi boylarından büyük laflar ederler.

Cenab-ı Hakk a haşa "zulüm ediyorsun" demek isterler. Ne korkunç bir derbederliktir bu tavır!

Şunu bilmek lazım: Suçların durumuna göre zamanın uzaması ve suçların cezasının şekli (görüntüsü) değişebilir.

İster misiniz bir misalle konuya biraz daha açıklık getirelim:

Bir kayınvalide gelinine zulmeden bir tavır sergilerse, bu zulüm herhangi bir şekilde kendine başka bir görüntüyle aksedebilir. Veya aynı tarz bir zulüm kendi kızına veya kızının kızına ya da oğlunun kızına da dönebilir. Elbette bu süre de uzun zamana tekâbül eder.

Bir görümce, kardeşinin hanımına haksızlık yaparsa; kızının görümcesi de aynı muâmeleyi evladına yapar.

İnsan anne-babasına karşı hangi davranışlarda bulunursa aynı muameleyi evlatlarından görür.

Haram lokma ile hasıl olan evlatların mürüvvetlerini anne-babalar göremezler.

Demek oluyor ki, karşılaştıklarımız bir iyilik veya kötülüğün aksı sedasıdır.

Şöyle yaygın bir hikaye vardır. Derler ki:

Vaktiyle bir Başbakan haksız yere bir kelbi (köpeği) öldürür. Olaya şahid olan hizmetçilerinden biri der ki:

- Efendim! Kelbin (köpeğin) günahına girdiniz. Kıyamette sizden dâvâcı olur. Başbakan:

- Ben öldüreyim de, o dâvâcı olsun bakalım, diye kendisine hizmet edeni alaya alır. Bu hâl Allah ın gazabını celbetmiş olmalı ki, kısa bir müddet sonra, sokak aralarında hızla bindiği atı koşturan Başbakan ın atının üzerine, sokak arasından beyaz bir kelb büyük bir hışımla atlar. Bu beklenmedik saldırıyla at ürker. Başbakan düşer ve cansız olarak yere serilir. Haberi alan maiyet (Başbakan ın hizmetçileri) oraya gelirler. Olayın, kelbden ürken atın şaha kalkmasıyla meydana geldiğini oradakilerden öğrenirler. Hizmetçi, Başbakan ın öldürdüğü kelbi (köpeği) hatırlar ve şu mısraları mırıldanır:

"Bir kelbi diğer kelbine sordurdu Allah, Lâ havle velâ kuvvete illâ billah..."