“Kimim ben, neye, nereye aidim?”: Yeni siyasal kurguya dair

Abone Ol

Daha önce hiç, yabancısı olduğunuz bir yerde kendinizi tehdit altında hissettiğiniz, ölmekten ya da öldürülmekten korktuğunuz bir anınız var mı desem, ne dersiniz?

Hadi neyse, siz söylemeden ben söyleyeyim!

Mesela bizzat benim başıma geldi birkaç kez, böyle bir durum!

Bundan birkaç sene evvel araştırma için bulunduğum bir Avrupa ülkesinde kaldığım otelin hemen arkasında bulunan geniş ormanlık alanda vakit buldukça yürüyüş yapmaya gayret ediyordum.

Yine böyle bir yürüyüş sırasında yanlarından geçtiğim bir çift, bir anda bana doğru yüksek tonda bağırmaya başladı.

Açıkça belli oluyordu ki, kendilerince hakaret ediyor ve beni aşağılamaya çalışıyorlardı.  

Ortada herhangi bir olay yokken bir anda gelişen bu durum beni ziyadesiyle endişelendirdi.

Yalnızdım, yardıma çağıracağım ya da sesimi duyuracağım herhangi bir kimsem de yoktu.

Mesela tam da o esnada oradan bir grup genç geçseydi ve bu karı-kocanın tepkisi nedeniyle galeyana gelip bana saldırsaydı, muhtemelen daha ben derdimi anlatamadan iş işten geçmiş olacaktı.

Sebep neydi peki?

Göçmen zannettikleri beni, kendilerine ait olarak düşündükleri ülkelerinde istemiyorlardı.

Tüm bu düşünceler eşliğinde bu çifte kendimce bazı cevaplar verdikten sonra hızlıca oradan uzaklaşıp otelde “bana ait olan” odama kapattım kendimi. 

Sakinleşip düşündüğümde fark ettim ki, beni esas ürküten şey; bu kişiler ya da onların verdiği tepkiler değil, yüzleşmek zorunda kaldığım “yabancılık” hissiydi.

Güvenlik ile ilgili herhangi bir endişe dahi yaşamadığım bir anda bana “oraya ait olmadığım” hatırlatıldı aslında.

Tam da bu esnada insan, çoğunluğun karşısında yabancı olmaktan kurtulmak için kendisini yeniden tanımlama ihtiyacı hissediyor?

Kimim ben ve neye, nereye aidim?

İçinde bulunduğumuz günler işte tam da böyle yabancılığımızı hissettiğimiz günler sanırım.

Maskeyle dolaştığımız, herkesin birbirine mesafeli durduğu şu günlerde istenmeyen olmanın, istediği gibi olamamanın, yabancı olmanın ne anlama geldiğini daha iyi idrak ettiğimizi düşünüyorum.

Laboratuvar ortamında hazırlandığına inanılan bir virüsle esir alınmış olmak, kazık çakacağımızı sandığımız ve hakkında baya bir plan yaptığımız dünyaya bir anda yabancılaştırıverdi bizleri.

Bir de üstüne her gün açıklanan dijitalleşme ve yapay zekâ temalı teoriler eklenince, içinde “biz”e yer vermeyen bu planlar karşısında tam anlamıyla “yabancı” moduna girdik.

İşte bu yüzden “bundan sonra nasıl bir siyaset öngörünüz var” diyenlere “ait olmanın/aidiyet hissetmenin” yükselişe geçeceğini gözlemlediğimi belirtiyorum.

Ekonomide, sağlıkta ya da herhangi bir durumda kendisini güvende hissedemeyen insanların içe kapanmaya yönelmesi, alan daraltması içgüdüsel bir tepki olabilir.

Ama bu aynı zamanda bir geri çekilme değil, güvende hissedilen alanları açma olarak da görülebilir.

Peki ama hangi alanlar açılacak ya da insanlara bu aidiyet hissini kimler ya da neler verecek?

Eğer insan kendisini muktedir görüyor ve güçlü hissediyorsa aitliğini kendi hükmedebileceğinde arar, yani merkeze kendisini alır. Ki şu an için bunun tam tersi bir durum söz konusu.

İnsan kendisini aciz ve zayıf gördüğünde ise kendisine hükmedecek kutsal bir güce teslim olur.

Nedir peki bu kutsal güç?

Elbette insan üretimi olmayan kutsal güç, dindir. Ama modernite bunun yanına hayali cemaat olarak ırkı ve ulus devlet farkındalığını da ekledi malum.

İşte bu yüzden kısa ve orta vadeyi görebilmek adına din ve ulusçuluk/milliyetçilik odaklı siyasetin geleceğine yoğunlaşmak yararlı olacaktır.