Yunus Emre nin Yaratılanı severiz yaratandan ötürü!
sözündeki manayı düz mantıkla anlamaya kalkışınca karşımıza birtakım yanlış
anlamalar çıkıyor doğal olarak... İşte böyle bir anlamanın sonucu olarak, Ben
herkesi sevemiyorum, hatta bazı insanlar var ki nefret ediyorum diyordu bir
öğrencim.
Yunus Emre nin bu sözü üzerinden çok şey söylenebilir,
derin anlamlar aranabilir. Hatta işin semantik boyutundan girip, tasavvuf
boyutundan çıkmak suretiyle epey dem de vurulabilir. Biz bu işi, yüzeyde bir
şey yapamadığı için derinlikçilik oynayanlara yani görünenin ötesine geçip
görünmeyeni okuma becerisine sahip olduklarını söyleyenler e bırakalım. Onlar
bu sayede epey lafın belini kırarlar, birçok kişinin de kanına girerler, çünkü
onların becerileri bu minval üzeredir zaten.
Bu vesile ile Herkesi sevelim, herkesin yaptığını hoş
görelim ; hele nereden gıdalandıkları belli olmayan bazı efendiler in
söylediklerinde keramet arayanları; Herkesin gönlünü hoş tutalım, bir
yanağımıza vurana öbür yanağımızı çevirelim tarzındaki lâfügüzafları da bir
kenara itelim.
Herkesi sevmek, herkesle anlaşmak mümkün mü İnsanın
fıtratı buna müsait mi Bazen çevremizde, herkesle arasının iyi olduğunu,
herkesi sevdiğini, herkesin de kendisini sevdiğini söyleyenler çıkıyor. Bunlar
gerçekten doğru mu söylüyorlar, yoksa kendilerini mi kandırıyorlar, ya da
herkesle anlaşmanın ve herkesi sevmenin, bizim bilmediğimiz başka bir yolu mu
var
Yaratan-yaratılan arasındaki ilişkiye baktığımızda, bütün
yaratılanların aynı şekilde sevileceği anlamına gelmediğini görüyoruz. Çünkü
yaratılanın, yaratılanlarla ilişkisi, yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkiye
benzememektedir. Onun için biz herkesi sevmek zorunda olmadığımız gibi sevmek
durumunda da değiliz.
Sevme konusunda yakın çevremizde bulunan insanların her
birinin yeri birbirinden ayrı olduğu gibi, diğer canlıların da durumu bundan
farklı değildir. Soyut olarak anne, baba sevilir, fakat somutlaştırma durumuna
geçtiğimizde, bu konuda da birtakım farklılıkların olduğunu görmeye başlarız.
Çünkü anne vaaar, anne var; baba vaaar, baba var!
Kızımız, oğlumuz, kardeşimiz, ağabeyimiz, ablamız da
yukarıdaki değerlendirmelerden nasibini alır. Öyle kardeş vardır ki sadece ve
sadece karındaş tır, daha ötesi değil, karın / mide gibi hep kendi menfaatini
düşünür. Öyle ağabey vardır ki hödük ten farksızdır.
Fakat öyle anne öyle baba vardır ki kendi hayatlarını,
Allah ın kendilerine emanet ettiği çocuklarına adamışlardır. Çocuklarının maddî
ve manevî olarak sosyal hayatın içinde dipdiri ve dimdik durabilmeleri için,
acıyı bal ile harman ederek inandıkları değerlerin birer numune ve temsilcisi
olmaları için çalışırlar.
Hiç ölmeyecek gibi onları hayata hazırlarken, yarın
onların yanında olmayacakmış gibi de geleceğe yönelmeleri için istikamet
verirler. Böyle bir hayat anlayışında yaşamak ile yaşatmak aynılaşır. Anne
ve baba rolü, ırsî olarak çocukları vasıtasıyla devam eder. Böyle bir anne
babanın kendi mutlulukları, mutlu etmek ten kaynaklanır. Yaşamayı birey olarak
değil de birlikte yaşama olarak görürler. İşte böyle bir anne baba, hem yer
hem yedirir, hem giyer hem de giydirir. Çünkü onların her şeyleri
birlikte dir.
Sorumluluk sahibi ebeveynin çocuğunun ayağına batan bir
diken annenin yüreğine batarken, babanın vücuduna saplanmıştır. Bütün bunların
yanı sıra hayatın korumak ve kollamak olmadığını da öğretir anne baba
Onlar çocuklarıyla ilgili birçok şeyi görür fakat
görmezler. Bunun için bazı durumlarda söz söylemekle olmadığı ve olmayacağı
için, çocuğunun ayakta durabilmesi konusuna destek sağlamak için, onu kendi
yanlış ve doğruları ile de baş başa bırakırlar. Ben bugün varsam, yarın yokum
derler. Maddî yokluklarına da alıştırırlar.
Sorumluluk sahibi anne baba, her şeyden önce esas
güvenilecek varlığın Allah olduğunu öğretir. Evlâdım! Bana, bize güvenme,
sadece ve sadece Allah a dayan ve sadece O na sarıl. Hiçbir fâninin peşine
takılma! Her fâni, gün gelir benim gibi, bizim gibi seni yalnız bırakır! İşte
bu öğütleri de her anne baba vermez, veremez. Bu yüzden de herkesin sevgi si
birbirinden farklıdır.
Kardeş vardır kendi menfaatini, senin menfaatin olarak
bilir. Sana bir zarar gelmesin diye çırpınır. Senin için nefsini ayağının
altına alır. Senin sevgini istismar etmeye kalkışmaz, sana hem göz hem kulak
olur. Seni ve sana ait olan şeyleri sen olarak bilir ve o şekilde değer
verir. Aksi halde Senin veren elini seviyorum ama kusurlarımı gören gözlerini
sevmiyorum demeye başlar. İşte bu sevgi değildir, bu menfaatin ve istismarın
kardeşçesidir.
Dayı vaaaar dayı var. Dayı var, gerçekten kardeşinin
çocuğunu kendi çocuğu olarak görür, kendi çocuğuna gösterdiği özeni ona da
gösterir. Maddî ve mânevî anlamda varlığını hep hissettirir. Öyle dayılar var
ki sadece ve sadece biyolojik dayıdır, ne görürsün, ne de görünürsün, ha vaaaar
ha yok. İşte böyle bir dayı da hödük bir dayıdır.
Koyunu kuzuyu severiz ama eşeğe, eşeklere ve eşekliklere
karşı mesafeliyizdir. Kediyi severiz ama köpeğe, köpeklere ve köpekliklere
karşı yüzümüz soğuktur. Kuşları severiz ama leş yiyici kartala ve akbabaya
karşı uyanık olmayı yeğleriz.
Kimi seveceğiz diye sorup herkesi sevmenin mümkün
olmadığını, en yakından başlayarak örneklemeye çalıştım. Sevmenin ilk
sırasında, varlık sebebimiz olan rabbimiz vardır. Sonra O, kimi sevin dediyse
biz onları severiz, kimden de uzak durun dediyse onlardan uzak dururuz.
İnsan ölesi değil ölen hayvandır dediğimize göre,
ölümsüzlük bağlamında düşünüp Yaratanın kayrasıyla var olduğumuzu bilmemiz ve
öyle iman etmiş olmamız varlık hikmetimizin bir gereğidir.